Web NTVMSNBC   
NTVMSNBC'yi açılış sayfam yap
Video
Foto Galeri
Türkiye
Dünya
Ekonomi
Spor
Teknoloji
Sağlık
Kültür Sanat
Yaşam
Hava Yol
Yeşil Ekran
Eğitim
Moda
Otomobil
Doğuş Yayın Grubu
NTV
CNBC-e
e2
NTVSPOR.NET
NBA TV
NTV Radyo
Eksen 96.2
Radio N101
NTV Yayınları
NTV Tarih
N. Geographic
 
NTVMSNBC Anasayfa

Konu: Terör ve savaş dönemlerinde medya nasıl davranmalı?

Konuklar: Rtük Başkanı Zahid Akman, Hürriyet Gazetesi Başyazarı ve Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi, Show Tv Genel Müdürü Saner Ayar, Radikal Gazetesi Yazarı Hasan Celal Güzel, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Hukuk Danışmanı Avukat Fikret İlkiz ve Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Aslı Tunç

Can Dündar: Merhaba. Neden'e hoşgeldiniz. Bu gece medyayı, medyanın terör yayınlarını ve medya sorumluluğunu tartışacağız. Medyanın görevi her ne olursa olsun okurunu, izleyicisini olup bitenlerden haberdar etmek midir? Yoksa toplumsal sorumluluk adına bazen haber verme işlevinden vazgeçebilir ya da bu işlevini değiştirebilir mi? Medya özellikle son saldırılardan sonra izlediği yayın politikasıyla hükümet'in yayın yasağını hak etmiş midir?
Yoksa hiçbir koşul altında böyle bir müdahale kabul edilemez mi? Muhtemel bir askeri operasyon konusunda medya sorumluluk duygusuyla mı hareket ediyor, yayıncılık hırsıyla mı? Medya sınırlamayı hak ediyorsa bu sınırlamanın sınırı nedir? Gecenin soruları bunlar.
Sorularımızı yanıtlayacak her görüşten konuğumuz var. Hazır olun, Neden başlıyor.

Recep Tayyip Erdoğan (Başbakan): Yaptıkları tek iş var, tahrik etmek.

Can Dündar: Son Pkk saldırılarının ardından önce televizyonların, sonra gazetelerin sergilediği tavır tartışma konusu oldu. Pazar günü iktidarın açıklaması gecikince ekranları askeri-sivil uzmanlar doldurdu. Muhtemel bir operasyon, en ince ayrıntılarıyla tartışılmaya başlandı. Kadın programlarından spor programlarına kadar her türlü yayında konu ele alındı.
Bu arada kaçırılan askerlerin görüntülerinin Pkk'nın televizyonundan yayınlanacağı haber alınınca yasak kararı geldi. Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek Rtük'e bir yazıyla yasağı bildirdi; "halkın moralini olumsuz etkileyen, güvenlik güçlerine dönük zaaf imajı yayan yayınlar" yasaklandı. Ancak bu ifadelerin muğlaklığı tartışma yarattı. Her saldırı haberinin, halkın moralini olumsuz etkilemesi ya da güvenlik güçlerinin zafiyetini akla getirmesi mümkündü. O halde bu haberler verilmeyecek miydi? Danıştay, hükümet'in yasak talebini bozdu, ama başbakanlıktan bu karara da itiraz geldi bugün. Başbakan'ın da bugün yeniden gündeme getirdiği medya tartışması halen sürüyor. Konu medya içinde de hararetle tartışılıyor. Konunun hassasiyetinin bilinciyle ve önümüzdeki günlerde meydana gelebilecek gelişmeleri de dikkate alarak biz de medyayı masaya yatırmaya karar verdik. Tartışmamıza geçmeden önce radyo Televizyon Üst Kurulu Başkanı Zahid Akman'ı dinleyeceğiz. Kendisi de bir gazeteci olan Akman Ankara stüdyomuzda. Sayın başkan hoşgeldiniz stüdyomuza.

Zahit Akman: İyi akşamlar efendim.

Can Dündar: İyi akşamlar. Tartışmamıza şimdi de İstanbul’dan katılan koruklarımızı sizle tanıştırmak istiyorum. En başta Hürriyet Gazetesi Başyazarı ve Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi var. Sayın Ekşi hoşgeldiniz.

Oktay Ekşi: Hoşbulduk.

Can Dündar: Yanında Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doçent Doktor Aslı Tunç. Sayın Tunç hoşgeldiniz.

Aslı Tunç: Sağolun, hoşbulduk.

Can Dündar: Ve Radikal Gazetesi Yazarı Hasan Celal Güzel. Sayın Güzel Hoşgeldiniz.

Hasan Celal Güzel: Hoşbulduk efendim.

Can Dündar: Hemen yanında Show Tv Genel Müdürü Saner Ayar, sayın Ayar hoşgeldiniz.

Saner Ayar: Hoşbulduk.

Can Dündar: Ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Hukuk Danışmanı, Avukat Fikret İlkiz, hoşgeldiniz. Sayın İlkiz sizde hoşgeldiniz.

Fikret İlkiz: Hoşbulduk.

Can Dündar: Ayrıca stüdyomuzda Yeditepe üniversitesinden konuklarımız var. O arkadaşlarımıza da hoşgeldiniz diyorum buradan. Onlar da sorularıyla bizlere katılacaklar. Sizler de soru ve görüşlerinizi internet aracılığıyla bizlere iletebilirsiniz, adresimiz; neden@ntv.com.tr

Recep Tayyip Erdoğan (Başbakan): Yaptıkları tek iş var, tahrik var.

Can Dündar: Tartışmamızdan önce sayın Zahid Akman’ı dinleyeceğimizi söylemiştik, onunla söyleşimize başlıyoruz. Sayın Akman öncelikle şunu sorayım; denetiminiz altında şu anda kaç radyo ve televizyon var?

Zahid Akman: 450’ye yakın ulusal, yerel ve bölgesel 1.100 civarında da yine, 450’ye yakın televizyon, 1.100 civarında da yine ulusal, bölgesel ve yerel radyo var.

Can Dündar: Evet çok geniş bir aslında iletişim ağından söz ediyoruz. Bu son dönemdeki yayınlara baktığımızda siz öncelikle bir gazeteci ya da bir izleyici olarak sizi rahatsız eden bir şey oldu bu yayınlarda? Özellikle bu son terör olaylarından sonra gelişen yayınları kast ediyorum.

Zahid Akman: Terörle ülkemiz yeni tanışmıyor biliyorsunuz. Yıllardır ülkemizin gündeminde ne yazık ki bu konu var. Ancak son dönemlerde yapılan menfur saldırılar sonrasında çok sayıda erimizin, güvenlik görevlimizin şehit olması konuya ilgiyi son derece artırdı. Son dönemde yapılan yayınlardan kesinlikle hoşnut olmadığımı ifade edebilirim.

Can Dündar: Nedir sizi rahatsız eden özellikle sayın Akman?

Zahid Akman: Televizyonlar bu konuları gündeme getirirlerken kamu yayıncılığı anlayışı içerisinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin içinde bulunduğu şartları dikkate alarak, kamuoyunun hassasiyetlerini de dikkatlerini göz önüne alarak yayın yapma zorunluluğu var. Özellikle bazı yayın kuruluşları bu dönemde kamuoyunun bu konulara olan ilgisini de çok iyi bildikleri için belki daha fazla izleyiciyi ekran başına çekmek amacıyla bir yayın kuruluşunun yapmaması gereken sorumsuzlukta ve bir yayın kuruluşunun haberlerinde bulunması gereken özelliklere hiç dikkat etmeden sırf ekran başında izleyici tutabilmek amacıyla hem haber ilkelerine uymayan hem yayıncılık ilkelerine uymayan, hem de yasamıza uymayan tarzda yayınlar yaptılar. Yapılan bu yayınların elbette izleyiciler üzerinde bir etkisi vardı. Bu etkinin ötesinde bizim şu anda dikkate aldığımız husus ülkemizin bir komşu ülkenin kuzeyinde yapması muhtemel bir müdahale öncesinde orada adeta savaş veren güvenlik kuvvetlerimizin güvenliğini olumsuz etkileyecek türde bir takım bilgilendirmelerin, onun da ötesinde savaşan bu askerlerimizin demoralize olmasına katkı sağlayacak bir takım bilgilerin çok açık seçik bir şekilde herhangi bir ihtiyaç olmamasına rağmen gündeme getirilmiş olması. İkinci yaklaşık 600 binin üzerinde evladımız şu anda asker. Bu askerlerin aileleri var, çevreleri var, yakınları var. Bu insanlar sağlıklı, sıhhatli bilgi alma ihtiyacına sahipler. Özellikle evlatları askerde bulunan ailelerin bugün içinde bulunulan şartlarda ne tür bir haleti ruhiye içinde olduklarını dikkate almadan söylemiş olduğum gibi haber değeri taşımayan fakat izleyiciyi ekran başında tutmaya katkı sağlayan bir takım değersiz yorumları sürekli gündeme getirerek ekranlarda yer aldılar, reyting kazandılar. Ancak yapmış oldukları işin yayıncılık etiği ile bağdaşır bir tarafı olmadığını çok açık yüreklilikle ifade edebilirim.

Can Dündar: Burada daha genel ifadeler kullanıyorsunuz, genelleme yapıyorsunuz ama sorumlu yayıncılık ilkesini gözeten kanallar, programlar, yayınlar olmadı mı?

Zahid Akman: Elbette kesinlikle var. Zaten o tür doğru yayınları yapan kanallar olmasa, bu yanlışlıkları yapan kanalların yanlışlığını bizim kamuoyuna anlatabilme, ifade edebilme imkanımız olmazdı. Her şey aksi ile kaim. Bir yerde iyi var ki o iyi gibi olmayan bir çok yanlışlıklar içeren o kötü yayınları bizim anlatabilme, ifade edebilme ve sizin vesilenizle de bu tür yayın yapanları kamuoyuna şikayet edebilme imkanımız söz konusu olabiliyor. Elbette bir çok televizyon kuruluşu, yayın kuruluşu bu manada son derece duyarlı yayınlar yaptılar. Hatta televizyon yayıncıları derneği çok önemli bir bildiri kamuoyuna sundu. Bu bildiri belki Türk yayıncılık tarihinde ilk denilebilecek bir çalışma, özellikle görsel ve işitsel medya için söylüyorum. Burada Türkiye'nin içinde bulunduğu hassas durum ifade edilerek bu çerçevede yayınlar yapılması, yapılan yayınlarda yalnız reyting kaygısı gütmek yerine çok daha farklı amaçlar ve niyetler taşıyan yayınlara ihtiyaç olduğu ifade ediliyor ve yayıncı kuruluşların belli bir duyarlılık çerçevesinde yayıncılık yapacağını noktasında bir taahhüt kamuoyuna iletiliyor. Elbette bazı yayın kuruluşlarımız bu konuda son derece duyarlı oldular. Ancak biliyorsunuz bu menfur saldırı, yiğitlerimizin, askerlerimiz şehit olduğu saldırıdan 3 gün sonra neredeyse hükümet kanunumuzun 25. nci maddesine dayanarak bir yayın yasağı getirdi. Bu 3 günlük süre içerisinde konu gündemde çok sıcak olmasına rağmen hemen sıcağı sıcağına böyle bir karar gündeme alınmadı biliyorsunuz. Ancak 3 günlük yapılan yayınlar gözlemlendikten sonra hükümet bu konuda bir ihtiyaç duymuş olacak ki bu kararı aldı ve radyo televizyon üst kurulu aracılığıyla da bu konunun kamuoyuna duyurulmasını bizden istedi. Bundan evvel 2002 yılının 11. nci ayında Hsbc bank’ın ve diğer bir takım noktaların saldırıya uğramasından sonra da yapılan yayıncılıkla ilgili duyulan rahatsızlık üzerine hükümet yine bir mahkeme kararına dayanarak böyle bir yayın yasağı getirmişti. Yine bu yıl içerisinde Ankara Ulus Anafartalar iş merkezi’ne yapılan terörist saldırı sonrasında bir mahkememiz aracılığıyla yayınların, özellikle o konuyla ilgili yayınların durdurulması noktasında bir mahkeme kararı hayata geçirildi. Bu manada duyarlılığını sürdüren, devam ettiren yayın kuruluşlarına huzurlarınızda tekrar teşekkür etmek istiyorum. Ancak söylemiş olduğum gibi kamuoyunun son derece hassas ve duyarlı olduğu bu konuyu istismar ederek yanlış bir takım yorumcuları ve bilgileri sürekli ekranda yer almasını sağlayıp, izleyiciyi ekran başında tutma çabasında olan ve tamamen ticari amaçlarla daha fazla reklam, daha fazla gelir elde etmek amacıyla bu tür yayınlar yapan yayın kuruluşlarının da bu uygulamalarını kınadığımı huzurlarınızda ifade etmek istiyorum.

Can Dündar: Sayın Akman aslında Rtük yasasında da benzer konularda biliyorsunuz dikkati çekiliyor medyanın. Burada toptan bir yasak kararı getirmekle aslında sorumlu davranmış yayıncılar da sorumsuz davrananlarla birlikte cezalandırılmış olmuyor mu?

Zahid Akman: Doğrusu konunun hassasiyeti dikkate alındığında böyle bir yasağın aslında Can bey şunu çok açık yüreklilikle ifade etmek istiyorum; böyle bir yasağın kesinlikle getirilmemesini isterim bir yayıncı arkadaşınız olarak. Radyo televizyon üst kurulu başkanı olarak da tüm kurul üyelerimizle özellikle herhangi bir konuyla ilgili yapılacak yayının önceden durdurulması anlamına gelecek her türlü engelleme ve kısıtlamaya biz karşıyız. Ancak ülkemizin içinde bulunduğu şartlar, ülkemizin şu anda yapmış olduğu mücadele ve bu durum göz önüne alınmadan hangi ilkeye dayanılarak yapıldığı çok net belli olmadan yapılan bu tür yayınlara karşı müdahale etme zorunluluğu doğmuşsa bunu da göz ardı etmemek lazı. Şimdi sayın genelkurmay başkanımız Büyükanıt’ın bir haberi var, lütfen haberlerinizde şiddete kaçmayın tarzında. Sayın genelkurmay başkanımız şu anda ordumuzun komutanıdır ve güneydoğu’da söylemiş olduğum gibi terörle yapılan mücadelenin başındadır ve günün 24 saati bu mücadeleyi yönetmekte ve yürütmektedir. Böyle bir noktada onların oradaki mücadelesini olumsuz etkileyecek bir tek bülten dahi önemlidir. Şimdi bu duyarlılığı ve hassasiyeti göstermeyen bir yayın kuruluşunun yayınına pervasızca, fütursuzca devam ediyor olması söz konusuyken ve oradaki bizim müdahalemizi olumsuz etkileyecek bir takım dış kaynaklara, istihbarı bilgi anlamına gelebilecek bir takım bilgileri açık yayın yoluyla verme duyarsızlığını gösteren yayın kuruluşlarına müdahale ediyor olmasını anlamak çok mümkün. Can bey ben burada bir konuyu gündeme getirmek istiyorum. Doğrusu biz şu ana kadar 3984 sayılı yasamız ve orada belirlenen ilkeler çerçevesinde Türkiye’de yayıncılığı denetlemeye ve düzenlemeye çalışıyoruz. Yaklaşık 2.5 yıldır üst kurulumuz anayasa değişikliğinden sonra göreve geldi. Bu süreç içerisinde biz kanunumuzdan aldığımız yetkilerle bir denetleme yapmaktan çok sektörü düzenleyerek içinde bulunduğu sorunları asgariye indirip, yayınların kendi öz denetimini yapmak için büyük çaba içine girdik. Biliyorsunuz izleyici temsilciliği müessesini kurduk, bir çağrı merkezi oluşturarak kamuoyundan gelen şikayetlerin yayın kuruluşlarında değerlendirilmesini sağlayacak bir takım mekanizmaları oluşturduk. İşte en son yine medya etik ilkeleri adı altında ülkemizdeki yayın kuruluşlarını görsel ve işitsel medya kuruluşlarının çatısı altında toplayan tüm kuruluşların imza attığı, ülkemizde en çok izlenen tüm kanalların imza attığı yayın etik ilkelerini belirledik. Öz denetimi sürekli teşvik ediyoruz, ancak şunu çok rahatlıkla sorabilirim, süreci çok iyi takip ettiğim için biliyorum. Böyle bir kriz anında yayın kuruluşlarının ne türde hangi içerikte, hangi hassasiyetleri dikkate alarak yayın yapması gerektiği noktasında yayın kuruluşlarının belirlediği etik ilkeler ve yayın ilkeleri var mıdır? Şu anda ülkemizde bir tek Show tv Saner Ayar da sizin konuklarınız arasında, belki kendisi detaylı bilgiyi verecektir. Daha bugünlerde yaklaşık 16-17 yıllık yayın geçmişi olmalarına rağmen daha bugünlerde hangi konular gündeme gelirse o konular nasıl işlenecek, nasıl değerlendirilecek ve nasıl kamuoyuna sunulacağı şeklinde kendi bünyelerinde bir takım kurallar, kriterler belirlediler ve muhabirinden, kameramanından, yönetmeninden, genel yayın yönetmenine kadar bu insanların hangi ilkeler çerçevesinde, hangi kelimeleri kullanarak hangi kelimeleri hiç ağızlarına almadan yayın yapacaklarını belirlediler. Bir tek şu anda Show tv’nin böyle bir çalışması var. Diğer televizyonların bu manada bir çalışması olmadığını biliyorum, eğer yanılıyorsam yayıncı arkadaşlarımız beni bu konuda uyarabilirler ve yarın ya da herhangi bir gün bunu bana ileterek kamuoyu önünde bunların tekrar ifade edilmesini sağlayabilirler. Bakın elimde bu Bbc’nin bir reklamı anlamına da gelmesin, yayın ilkeleri kılavuzu diye bir kitapçık var. Bu kitapçıkta özürlü insanlarla dahi nasıl röportaj yapılacağı, kriz anında bir terör olayı sonrasında konuların nasıl gündeme getirileceği, terörü yapanlarla olayı yapanlar arasında ne tür farklar olabileceği tüm detaylarıyla gündeme getirilmiş. Gecenin herhangi bir yarısında bir terör olayı söz konusu olduğu zaman eğer genel yayın yönetmeni, haber müdürü, Ankara temsilcisi yoksa ve yayını bir muhabir ya da gece nöbetçisi yapacaksa hangi ilkeler çerçevesinde, nasıl yapacak sorusunun cevabını içeren bir metin eğer televizyon kuruluşlarında varsa zaten bu sorunları biz aşabileceğiz ama şu anda maalesef, ne yazık ki, üzülerek söylüyorum televizyonların bu kadar büyük sorunları olan bir ülkede yayın yapmış olmalarına rağmen özellikle haberlerle ilgili etik ilkeleri bir tarafa bırakıyorum, o konular zaten madde madde yazılıyor. Ancak detaylı bir şekilde bir muhabirin, bir kameramanın, mesela bir kameramanın bir olay anında nasıl görüntü çekmesi gerektiğiyle ilgili bir metin olduğu konusunda benim ciddi şüphem var. Bir olay oluyor, gerçekleşiyor işte Ulus’taki patlamada gördük, mahkeme kararı da ondan sonra geldi. Kopmuş bir ayağı çekebilecek kadar duyarsız olan bir kameraman var. Bu çekilen görüntüyü herhangi bir şekilde filtre etmeden yayına sunan maalesef yayın yönetmeni var ve bunu bültenlerine alıp ekranda izleyicilere sunan anckherman’lar var, haber sunucuları var. Burada hükümeti suçlayabiliriz, radyo televizyon üst kurulu’nu suçlayabiliriz ya da diğer kamu kurumlarını çok rahatlıkla suçlayabiliriz. Ancak burada bir kere de çuvaldızı kendimize batırmamız gerekiyor. Doğrusu 16-17 yıllık özel yayın geçmişi olan ülkemizde yayıncıların bu tür anlarda nasıl tavır takınacakları, ne tür bir üslupla görüntü alacakları ve metin yazacakları konusunda doğrusu bir ilkeler silsilesinin belirlenmesi lazım. Bunlar yapıldığı zaman biz radyo televizyon üst kurulu olarak zaten müdahaleyi istemiyoruz, zaten müeyyide uygulamayı istemiyoruz, işimiz çok rahatlayacak, özellikle bu konuda duyarlı olan vatandaşlarımızda üzülmeyecekler, daha rahat olacaklar.

Can Dündar: Evet sayın Akman bizde zaten bugün aynı konuda burada bir aradayız, medyada biraz da çuvaldızı kendimize batırmak da bugünün konuları arasında. Kısaca Ntv adına şunu söyleyebilirim ki Ntv’nin de bir ilkeler kılavuzu var ve bu konularda olanca hassasiyetle yayıncılık yapmaya çalışıyoruz. Şunu belirteyim yalnız, Bbc’nin sözünü ettiğiniz ilkeler kılavuzunda gerçekten çok ayrıntılı ve çok somut örnekler üzerinden gidilmiştir, bende o kılavuzu çok dikkatle okudum ama bakın önümde bakanlığın size yolladığı talimat, buradaki ifadeler o kadar geniş ve o kadar her türlü yorumlanmaya müsait ki; halkın moralini bozabilecek, güvenlik kuvvetlerine dönük zaaf imajı yayan gibi ifadeler mesela bir saldırı olduğunda bunun haberinin verilmesi ya da bazı askerlerimizin kaçırılması durumunda bunun bir fotoğrafının yayınlanması gibi şeyler halkın moralini bozabilir. O zaman yani biz o saldırıyı duyurmayacak mıyız? Ya da bu fotoğrafı yayınlamayacak mıyız gibi gerçekten içinden çıkılması çok zor, çok soyut bir takım kavramlar çıktı karşımıza. Bu nasıl uygulanabilecek? Siz Rtük olarak burada neyi kıstas alacaksınız? Ve nasıl bu muğlaklıktan kurtaracaksınız bu kararı? Tabi gündeme gelirse yeniden.

Zahid Akman: Can bey şunu inşallah bu tür olaylar olmaz ve bu konular tekrar gündeme gelmez ama şunu açık kalplilikle ve açık yüreklilikle söylüyorum; kamuoyunun haber alma özgürlüğünü kısıtlayacak hiçbir müdahalenin yanında radyo televizyon üst kuru olarak biz olmayız. Elbette kamuoyu en sıhhatli şekilde ülkemizde ya da dışarıda cereyan eden tüm olaylar hakkında bilgi sahibi olacaktır. Elbette zaiyatımız hakkında bizim bilgimiz olacaktır, ancak şehit cenazelerinin evlerine giderek adeta canlı yayın yapıyormuşcasına saatlerce oradaki insanların haleti ruhiyelerini anlatıyor olmak habercilikle çok bağdaşan bir durum değil. Zaten danıştay’ın da iptal kararında sizin de dikkat çektiğiniz şekilde bu tür yasağı doğrudan bir erteleme ya da yürütmeyi durdurma kararı verilmemiş. Sınırları net belirli olmadığı için bu tür bir yasak uygulamanın, engellemenin söz konusu olamayacağını ifade etmişler. Sınırları belli olsaydı danıştay’ın da bu konuyla ilgili bir yürütme kararı vermesi söz konusu olmayacaktı. Şimdi biraz önce de ifade ettim. Kamuoyunun bilgi edinme, bilgi alma hakkı uluslararası tüm metinlerde de geçiyor. Bu haklar anayasamızda da teminat altına alınmıştır. Bu manada hem uluslararası metinlere, hem anayasamıza aykırı bir tutum ve tavır içinde olan hiçbir kararın uygulanması ülkemizde söz konusu olamaz. En azından biz radyo televizyon üst kurulu olarak bunun karşısında oluruz. Ancak ülkemizin ruh sağlığını doğrudan ilgilendirecek, oradaki güvenlik kuvvetlerimizin gerçekten mücadelesini olumsuz etkileyecek ve onları zaafa düşürecek duyarsız bir şekilde yapılan her türlü habere de biz kanunumuzun bize verdiği yetki çerçevesinde tüm demokratik imkanları harekete geçirerek onlarla uğraşacağız ve mücadele edeceğiz.

Can Dündar: Nedir sayın Akman, biraz daha somut örnek verebilir misiniz? Mesala şehit cenazelerini canlı yayınlamamak mıdır? Ya da işte konunun uzmanı askeri uzmanlar çıkıyor başbakan buna tepki gösteriyor. Yani eski askeri uzmanlar konuya ilişkin görüş bildiremeyecekler mi? Yani biraz daha somut, önümüzde bizi ne bekliyor onu anlamamız açısından daha somut örnekler verebilir misiniz?

Zahid Akman: Can bey burada her şeyi çok açık ifade edemiyorum, ancak arz etmeye çalıştığım gibi şu anda 150 binin üzerinde askerimiz orada, saatlerdir yoğun bir mücadelenin içerisinde, günlerdir, haftalardır yoğun bir mücadelenin içerisinde. Orada yapılan bir takım uygulamalar şu anda devam ediyor. Ancak takdir edersiniz o bölgede önceden görev yapmış, oranın şartlarını çok iyi bilen bir çok kişi bugün ekran başına çıkıyor diyor ki; orada işte falan yere gidilecekse gidilecek 3 yol vardır. Türk ordusu da bunun dışında bu yolları, başka bir yoldan oraya gidemez, Pkk da ancak bu yolları kullanarak o hedefe varır diyor. Bu manada oradaki insanların yapmış oldukları mücadelede istihbari olarak herkesin bilmemesi gereken ancak ilgililerin bilmesi gereken bir konuda önceden o bölgede görev yaptığı için devletimizin verdiği rütbe ve görev nedeniyle o bölgede bulunan bir kişinin geçmiş dönemdeki tecrübelerini ekranda bazılarından daha farklı ve daha fazla şey söylemek adına sunan kişilerin bu duyarsızlığına müdahale edilmesi gerekmez mi? Bu konuyla ilgili ifade edilen rahatsızlıkları ben doğrusu bir kamu görevlisi olarak burada huzurlarınızda söylemiyorum. Ancak şu anda fiilen bu mücadeleyi yöneten bir çok insan, bir çok kişi ve kurumlar bundan son derece rahatsızdır ve verilen bu bilgiler nedeniyle bir takım yapılan uygulamaların çok zararlı sonuçlarını, acı sonuçlarını maalesef yaşamışlardır. Şimdi o bölgede, orada hangi bölgeden kimin nereye gideceği konusunda verilen bir bilginin Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de ekran başında olan bir vatandaşı ne kadar ilgilendirdiğini siz takdir edersiniz. Oradaki mücadeleyi elbette zaafa uğratmamamız gerekiyor. Terörle tek uğraşan ülke biz değiliz Can bey. Dünyanın bir çok ülkesinde terör yıllardır gündemde ve ülkeler terörle uğraşıyor. Orada yapılan yayınlarla ilgili ortaya konan bir takım gayretler hakikaten burada ifade etmekten çok hoşlanıyor değilim ama örnek alınması gereken durumlar var. Şimdi burada bütün bunlarla ilgili medya etik ilkelerine uymayan, habercilik kurallarına uymayan, genel uluslararası kabul görmüş kurallara uymayan tutumları adeta alışkanlık haline getirip sırf yayın kuruluşunun değerini daha fazla artırmak, daha fazla kar ve para elde etmek amacıyla orada görev yapan güvenlik kuvvetlerinin hayatını hiçe sayan tarzda yayın yapan bu kuruluşlara müdahale ediliyor olması bir kamu görevlisi için, bir vatandaş için neredeyse zorunluluktur. Oradaki bir askerimizin dahi burnunun kanamaması lazım, oradaki bir güvenlik kuvveti mensubunun ailesinin yüreğinin titrememesi lazım. zor günlerden geçiyor ülkemiz, 84 yıllık cumhuriyet tarihimizin en önemli dönemeç noktalarından biriyiz. Cumhuriyeti korumak ve kollamak görevi hepimize aittir. Yalnız kamu ve kamu görevlilerine ait değildir. Askerlerimiz orada cansiperane mücadele ederek sınırlarımızı koruyacaklar, güvenliğimizi sağlayacaklar bizde yayıncılar olarak onların bu mücadelelerine ve onların yakınlarına moral destek olacağız.

Can Dündar: Sayın Akman bu son verdiğiniz örneğe herhalde kimsenin itirazı olmaz, ancak sorun da bu. Yani danıştay’ın orada verdiği kararda bahsettiği o muğlaklık, yani sınırların belli olmaması burada yeniden karşımıza çıkıyor. Mesela bu tür bir şeyde daha somut bir örnekten yola çıkarak hükümet bu konulara bir sınırlama getirebilirdi ama öyle geniş bir yasak kararı geldi onun içine her şeyi koymak mümkün. Diyelim bir şehit cenazesinin halkın moralini ne yönde etkileyeceği konusunda karar hükümete bırakılıyor. Dolayısıyla burada aslında hükümetin kendi zaaflarını bu karara sığınarak örtbas etme çabası olabileceği eleştirileri yapıldı. Buna yönelik Rtük’ün bir çalışması olamaz mı? Yani bunun daha somutlaştırılması hangi konularda, ne tür yayın yapılması ya da yapılmaması konusunda yol gösterici bir kılavuzu Rtük hazırlayamaz mı? Ya da bu karara bir yön veremez mi Rtük?

Zahid Akman: Can bey eğer hükümetten bu manada bize bir talep olur, bu manada bizden bir şeyler istenirse elbette o konuda onlara yardımcı olmaya çalışırız. Şu anda yayınları bizler izliyoruz. Ancak o gün yaşanan olaylar ve o 3 günlük moral bozukluğu içerisinde ve haberlerdeki o sorumsuzluk ve duyarsızlık görüldükten sonra biraz sizin de söylediğiniz gibi sınırları netleştirilmemiş bir karar ortaya çıktı. Bunun sınırlarını elbette netleştirmek mümkün ama Can bey bu konuyla ilgili de biz o gün yayın dairesindeki uzman arkadaşlarımızı hemen göreve çağırdık ve onlarla bir toplantı yaptık. Doğrusu yüzlerce soru çıkıyor. Şimdi şehit cenazeleri verilecek mi, verilmeyecek mi? Şehit aileleri verilecek mi, verilmeyecek mi? Oradaki görüntüler neler olacak? Pkk’lıların görüntüleri verilecek mi? Efendim Pkk’lıların şu anda elinde olduğu iddia edilen askerlerimizin görüntüleri olursa bunlar yayınlanabilir mi, yayınlanamaz mı? Yani sınırı ve çerçevesini de belirlemek çok güç bir konu. Bu noktada elbette hükümet eğer yeniden bir bu manada kanunumuzun 25. nci maddesine dayanarak bir sınırlama getirirse bunun netleştirilmesi zorunluluğu zaten mahkeme kararıyla ortaya konmuş durumda. Ancak böyle bir karar olmasa bile söylemiş olduğum gibi yayıncılarımızın kamu yayıncılığı anlayışı içerisinde böyle bir engellemeye hiç ihtiyaç duyulmadan belli bir sorumluluk çerçevesinde yayın yapma zorunluluğu var. Bunu biz yaparsak ne bizim gibi kurullara ihtiyaç olacaktır, ne yayın denetimleri, ne müeyyideler, ne cezalar, ne de söylemiş olduğum gibi yayın engellemeleri söz konusu olacaktır. Ancak şunu çok rahatlıkla ifade edebilirim; bazı köşe yazarı arkadaşlarımız bir tek Türkiye’de böyle bir uygulama var, dünyanın hiçbir yerinde yok diyorlar. Hayır, Avrupa sınır ötesi yayın sözleşmesinde de bu manada özellikle milli birliği olumsuz etkileyecek türde yayınlara müdahale edilebileceği ilkesi var. Bu noktada doğrusu hiçbir müdahaleye ihtiyaç kalmadan yayın kuruluşlarımızın kendi belirlediği ilkeler çerçevesinde yayın yapması söz konusu olur umarız. Bizde bu tür müdahalelere hiç ihtiyaç duymadan yayın hayatını takip ederiz, izleriz.

Can Dündar: İlk günden biliyorsunuz bir ilk sorun yaşandı. Mesela genelde yasak kapsamına girdiği varsayılan konular mecliste gündeme geldi ve meclis tv anında bunları canlı olarak izleyicilere ulaştırdı. Dolayısıyla hani milletvekilinin dile getirdiği bir konudan milletin haberdar olmaması gibi bir tuhaflık da ortaya çıkıyor. Sizde bunu bir sansür olarak görmüyor musunuz? Bu durumda, bu halde kalırsa bu yasak kararı bir sansüre dönüşmeyecek mi bu?

Zahid Akman: Can bey doğrusu ifade ettim ama tekrar ifade etmekte yarar görüyorum.

Can Dündar: Yani sansür eleştirisi basın örgütlerinden geldi. Onun için özellikle bu sansür tanımına katılıp katılmadığınızı soruyorum.

Zahid Akman: Sansür elbette bu tür engellemeler yayın öncesi yapılan müdahaleler, bu tür için söylemiyorum yayın öncesi yapılan müdahalelerin tamamına sansür deniyor ve biz buna karşıyız. Kanunumuz da buna karşı, Türkiye’de de bunu savunacak tek kişinin olduğu kanaatinde değilim. Ancak söylemiş olduğum gibi 3 gün sonra, olayın gerçekleşmesinden 3 gün sonra böyle bir kısıtlama kararı gündeme getiriliyor ve kararın içeriğine de baktığımız zaman doğrusu kamuoyunun bilgilendirilmesine mani olmak amacının çok ötesinde farklı amaçlar ve niyetler dile getiriliyor. Müsaade ederseniz kısaca onu okuyayım. Saldırılarla ilgili olarak kamu düzenini ve halkın moral değerlerini olumsuz etkileyen, güvenlik güçlerine dönük zaaf imajı yayan toplumsal psikolojiyi olumsuz etkileyen radyo ve televizyon yayınlarının toplumsal sorunlar ve duyarlılığa uygun yayın anlayışı temelinde güvenlik güçlerinin moral değerlerinin yüksek tutulması, toplumsal psikolojinin olumsuz etkilenmemesi ve çocukların ruh sağlığının korunması amacıyla diyor ve gidiyor. Burada yayınlardan söz ediliyor, haberlerden denilmiyor. Haberlerle ilgili herhangi bir sınırlama ve engelleme söz konusu değil. Elbette haber yayını da yayınlar içerisinde kabul edilir ve bu şekilde bir değerlendirme de yapılabilir, ancak bu sınırlamanın getirilmesinin temel nedeni haber dışında özellikle kamuoyunun ruh sağlığını olumsuz etkileyecek, bu konuya ilgi duyan vatandaşların demoralize olmasına katkı sağlayacak yayınlardan söz ediliyor. Haberlerle ilgili herhangi bir kısıtlama söz konusu değil, olamaz. Zaten o bölgeyle ilgili gelen tüm haberler biliyorsunuz genelkurmay başkanlığının yaptığı açıklamalar sonrasında gündeme geliyor. onun dışında herhangi bir haber o bölgeden kamuoyuna sunulamıyor. Genelkurmay başkanlığının gerek internet sitesinde, gerek yazılı olarak yaptığı bu açıklamalarla ilgili hükümetin bir sınırlama getirmesi elbette söz konusu olamaz. Böyle bir şeyin yapılacağını da sanmıyorum.

Can Dündar: Zaten yani internet çağında ve uydular aracılığıyla her haberin anında duyulduğu bir dönemde herhalde böyle bir uygulama da çok zor olurdu öyle değil mi bunu uygulamak? Haberler üzerinde böyle bir yasak uygulamak.

Zahid Akman: Ancak biliyorsunuz elbette doğru. Her haber fısıltı gazetesiyle de duyulur Can bey çok iyi biliyorsunuz. Haberleri engelleme, sınırlama mümkün değil. Söylediğiniz gibi çağımızda hele hiç mümkün değil, teknolojinin sağladığı imkanlar, olanaklar nedeniyle. Ancak şunu söyleyeyim; 17.5 milyon hanede neredeyse 30 milyona yakın televizyon var. Ancak internet kullanabilen vatandaşımızın sayısı 1 milyonun biraz üzerinde, çok fazla değil. Şimdi bu kadar yoğun izlenen, günde yaklaşık 5 saate yakın televizyon izleyen vatandaşımızın elbette en fazla etkilendiği kitle iletişim aracı televizyon. Onun için televizyonlarda yapılan yayınlarda biraz daha fazla hassasiyet ve duyarlılık gerekiyor. Bu manada bu dönem, bu süreç hepimiz için çok ciddi bir imtihan oldu. Hepimizin doğruları, yanlışları var, bu konunun gündeme gelmesine vesile olan, taraf olan herkes bu süreçten tahmin ediyorum yeterince ders aldı, ibret aldı. Duamız, temennimiz, arzumuz ülkemizin en demokratik şartlarda nice yüzyıllar cumhuriyetinin kuruluş yıldönümünü kutlaması ve ülkemizin vatandaşlarımızın her türlü beladan, sıkıntıdan uzak bir şekilde müreffeh bir yaşam sürmesi. Arzumuz, temennimiz bu. Doğrusu söyleyecek fazla bir şey de bulamıyorum Can bey.

Can Dündar: Evet sonuç olarak şunu sorayım; daha önce siz yayıncıları bir araya getirmiştiniz, onlarla danışmalar yoluyla bir yayın stratejisi, ortak akıl üretmeye çalışmıştınız. Benzeri bir şeyi bu aşamada yapmak mümkün değil mi? Hükümetin bu tür bir sansür uygulamasından kaçınmak için aklı selimi devreye sokmak mümkün değil midir?

Zahid Akman: Can bey bilmiyorum sayın bakanımız Mehmet Aydın bey ne diyecekler. Onlar olayın olduğu günün sabahı Pazar günü ülkemizde en çok izlenen yayın kuruluşlarının ya genel yayın yönetmenlerini, ya genel haber müdürlerini aradılar. Kendilerine durumun hassasiyetini bizzat bildirdiler, bizzat anlattılar. Doğrusu süreç çok hızlı gelişti. Bendeniz de o gün iki televizyon kanalının yayıncısıyla görüştüm. Doğrusu bizler radyo televizyon üst kurulu olarak bu tür konularda bir açıklama yaptığımız zaman ya da bir talepte bulunduğumuz zaman müdahalecilik şeklinde algılanabiliyor. Yayın kuruluşlarının yöneticileri son derece büyük nezaketle bizi kabul ediyorlar, sağolsunlar. Dinliyorlar, anlattıklarımızla ilgili sorularımız olursa cevap veriyorlar. Ancak bu tür konularda sık sık arayarak bazı konularda birilerini uyarıyor olmak bizler için en azından hoş değil. İşin ikinci yanı, onu da samimiyetle ifade ediyorum. Bende habercilik yapan bir arkadaşınız olmama rağmen habercilik konusunda özellikle şu anda yayın kuruluşlarımızda görev yapan kişilere nasıl haber yapılması gerektiği noktasında bir şeyler söyleyecek konumda ve durumda yeterlilikte kendimi görmüyorum. Yıllardır ekranda vatandaşlarımıza ülkemizde ya da çevremizde olan olayları anlatan bu insanlara haber şöyle olsun diyor olmak çok nezakete uygun gelmiyor. Söylemiş olduğum gibi kişisel olarak da haddimi aştığımı düşünürüm böyle bir müdahale yaptığımda. Bir kere habercilerle bir toplantı yaptık. Orada biz kamuoyu araştırmaları sonrasında habercilikle ilgili yapılan kamuoyu araştırmamız sonrasında ortaya çıkan bilgileri kendilerine ifade ettik. Söylemiş olduğum gibi bu süreçte sayın Mehmet Aydın’ın tek tek yayın kuruluşlarını arayarak bazı taleplerini ilettiğini biliyorum. Bu talepler de söylediğim gibi tamamen kamuoyunun hassasiyetleri ve konunun hassasiyeti çerçevesindedir. Bir çok yayın kuruluşunun yetkilisi bana dönerek sayın Mehmet Aydın’ın bu tür telefon açıyor olmasından mutlu olduklarını da bana ifade etmişlerdir. Sayın bakanımız biliyorsunuz yeni hükümetin kurulmasıyla yayın alanından sorumlu bakan oldu. Ondan önce şu anki İçişleri Bakanı sayın Beşir Atalay yayınla ilgili faaliyetleri düzenliyor ve o konuyla ilgileniyordu. Sayın Mehmet Aydın’ın da yayıncılarla neredeyse ilk teması denilebilir. Biz önümüzdeki günlerde sayın bakanımızla geçtiğimiz hafta bir görüşme yaptık. Kendilerine şunu da çok açık, net ifade ettik; doğrusu yayın kuruluşları her gün kamuoyunu bilgilendirmek zorunluluğunda. Kamuoyunun ciddi manada bilgi açlığı var, bilgi edinmek istiyor. Bu ihtiyacı karşılayacak sağlıklı bilgi kaynakları eğer siz oluşturmazsanız, yayın kuruluşları bu ihtiyacı karşılamak için gayri meşru yollardan sizin ya da başkalarının beğenmeyeceği tarzda bir takım imkanları kullanarak kamuoyuna bazı bilgileri sunmak isteyebilirler. Burada yapılması gereken kamuoyunun sağlıklı bilgi almasına imkan verecek bir düzeni oluşturmaktır. Sayın bakanımızın orada baş başa konuşurken ifade ettiği bir şey yine onu müsamahasına sığınarak ifade etmek istiyorum; çok kısa bir zamanda ilgili iki bakanla birlikte bir basın toplantısı yapmayı planlıyorlar. Bu sürecin bilgi akışının sağlıklı olmasına katkı sağlayacak bir takım düzenlemeler için çalıştıklarını da biliyorum. Doğrusu o süreçte yayın kuruluşlarıyla hiç temas sağlanmadan birdenbire böyle bir yayın engellenmesi söz konusu olmadı.

Can Dündar: Sayın başkan çok teşekkür ederiz. Zannediyorum önümüzde zorlu bir süreç var. Dileyelim ki bütün bu sınırlamalara ihtiyaç göstermeyecek bir yayın politikasını bütün kanallar benimsesin ve hiç Rtük’ü devreye sokmayacak bir medya düzenini oluşturabilelim. Sizde rahat edin, bizde rahat edelim. Katıldığınız için çok teşekkür ediyoruz programımıza.

Zahid Akman: Can bey ben size ve değerli konuklarınıza ve sevgili izleyicilere saygılar sunuyorum. Süremi aşmamışımdır umarım, iyi akşamlar efendim.

Can Dündar: Çok teşekkür ederiz, iyi akşamlar. Efendim özetlemek gerekirse sayın Rtük başkanı da bizler gibi diyeyim, aslında sansüre karşı olduğunu belirtiyor. Yayın öncesi yapılacak her müdahalenin sansür olarak yorumlanacağını, son verilen hükümet kararının sınırlarının belirsiz olduğundan kendisi de yakınıyor ve bu kararın aslında danıştay’ın gerekçesini doğrulayan ifadelerle eleştirdi ama özel bir durumda olduğumuzu belirtti ve böyle bir dönemden geçerken yapılan yanlış yayınların nelere, canlara mal olabileceğinin altını çizdi ve burada daha çok kanalların sorumluluğunu hatırlattı. Kanalların ilkeler kılavuzlarının olması gerektiğini ve bu tür yayınlarda ne yapılacağının ayrıntılı bir şekilde önceden belirlenmesi gerektiğinin altını çizdi ve haberlere özellikle bir sınırlama getirilmesinin söz konusu olmadığını, daha çok diğer yayınların kastedildiğini de dile getirdi ve bu konuda önümüzdeki süreçte yapılabilecek yeni gelişmelerin de işaretlerini verdi. Sayın başkanın sözlerini birazdan yayıncılarla değerlendireceğiz, kısa bir aradan sonra. Bizden ayrılmayın lütfen.

Can Dündar: Rtük Başkanı sayın Zahid Akman’ı dinledik. Sıra yayıncılarda ve bu konuda görüş bildiren akademisyen köşe yazarı yayıncıların ve gazetecilerin görüşlerini alacağız. Yalnız ondan önce kısaca neler yaşandığını hatırlayalım istiyoruz ve gazeteci dostlarımızın bize verdiği görüşlerden örnekler vereceğiz size İrfan Bozan’ın dosyasıyla.

Recep Tayyip Erdoğan (Başbakan): Bu sabahtan itibaren yayınlarda bazı ajitatif değerlendirmelerin, yorumların olması hakikaten bizleri üzmektedir ve süratle bazı yorumcuların, kişilerin rastgele çıkartılıp hemen bir suçlu arama gayreti içerisine girmeleri bizler için önem arz etmektedir.

-Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Hakkari'den gelen 12 şehit haberlerinin ardından medyanın tutumunu böyle eleştirmişti. Bu eleştiriden iki gün sonra da hükümetin başvurusu üzerine Rtük, kendi yasasının 25. nci maddesine dayanarak Hakkari olayıyla ilgili haberlere yasak getirdi. Peki neydi bu 25. nci madde?

Madde 25-“Yargı kararları saklı kalmak kaydıyla yayınlar önceden denetlenemez ve durdurulamaz. Ancak, milli güvenliğin açıkça gerekli kıldığı hallerde yahut kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması kuvvetle ihtimal dahilinde ise Başbakan veya görevlendireceği bakan yayını durdurabilir.”

-Bu yayın yasağı ancak bir kaç gün sürebildi zira Kanaltürk televizyonu'nun başvurusu üzerine danıştay söz konusu yasağı kaldırdı.

Kerimcan Kamal (Kanaltürk Genel Müdürü): Bu saldırılar olduktan sonra hükümete karşı halkta büyük bir tepki doğdu, çünkü bir türlü önlem alınamıyor. Bu onarlı verdiğimiz şehitlerimizden önce, birer ikişer, birer ikişer son yıllarda müthiş kayıplar veriyoruz ve hepimizin canı çok fazla yanıyor. Bu halkta büyük bir infial oluşturdu. Hükümet kendisince doğru bir propaganda izleyerek, bir yol izleyerek hemen başka bir suçlu ayartmak istedi. O suçlu sizden, benden başkası olabilir miydi? Tabi ki medya olacaktı.

Mustafa Karaalioğlu (Star Medya Grup Başkanı): Hem abartı vardı, hem yanlış bilgilendirme vardı, hem de medyanın fazlasıyla kendisini silahlı kuvvetlerin ve hükümetin yerine koyma özelliği ortaya çıktı. Toplumsal hassasiyet ve medyanın konuya yaklaşımı arasındaki hassasiyet çizgisi fazlasıyla birbirine karıştı. Medya içerisinde çok sayıda sağduyulu ses ve sağduyulu yorum kendisini ifade etme problemi yaşıyor. Manşetler tümüyle sertlik yanlısı hemen hemen. Ölçünün kaçtığını kabul etmek lazım.

-Karalioğlu'na göre, Rtük'ün yasak kararı sadece kayıp 8 askerle ilgili haberler içindi ve yasak kararı da zaten tutmazdı. Hürriyet Gazetesi Yazarı Cengiz Semercioğlu'ysa terör haberlerinin magazinleşmesinden dert yanıyor ve yasağı destekliyor.

Cengiz Semercioğlu (Hürriyet Gazetesi Yazarı): Burada olağanüstü durum vardı ve gerçekten işin şirazesi kaçmıştı. Çünkü hem kadın programları, hem spor programları bu konuda ahkam kesmeye başladılar Şunlar bile vardı; şehitler cennete mi gider, cennette neler yapar falan gibi deli saçması artık altyazılar geçmeye başladı. Hükümetin Rtük kanalıyla o dönem aldığı kararın doğru olduğunu düşünüyorum.

Kerimcan Kamal (Kanaltürk Genel Müdürü): Medyanın şirazenin kaçıp kaçmadığıyla ilgili soru bugünün sorusu değil ki. Yani biz kadın programlarına gaziler çıktığı zaman mı kadın programlarının ne hale geldiğini araştırmak durumundayız, konuşmak durumundayız.

Mehmet Yılmaz (Hürriyet Gazetesi Yazarı): Hükümetin uyarısını doğru buluyorum. O uyarıya gerek kalmadan yayıncıların kendi sorumluluk bilinçleriyle hareket etmeleri gerektiğini düşünüyorum ama Rtük’ün de biraz ağır kaçtığını düşünüyorum.

-Yasak kararına ilişkin medyada bütünlüklü bir görüş yok. Peki teröre ilişkin haberler nasıl verilmeli diğer bir deyişle sorumlu yayıncılık diye bir olgu var mı?

Mustafa Karaalioğlu (Star Medya Grup Başkanı): Nedir sorumlu yayıncılık? Türkiye PKK terörünü de biliyor, Pkk terörüyle nasıl mücadele edeceğini de biliyor, nasıl edilemeyeceğini de biliyor. Kabul etmek lazım medya bunun nasıl çözülemeyeceğini, nasıl bu sorunun aşılamayacağını konusunda da çok ciddi bir tecrübeye sahip. İnsanların beklentilerini kışkırtmanın anlamı yok, onu demek istiyorum. Biraz doğru bilgi, biraz olaya farklı görüşleri yansıtmak zaten sorunu çözüyor.

Mehmet Yılmaz (Hürriyet Gazetesi Yazarı): Teröre ilişkin haberlerini verirken nelere dikkat etmek lazım? Bir tek ölçüsü var, teröristin işine yaramaması lazım verdiğimiz haberin.

Kerimcan Kamal (Kanaltürk Genel Müdürü): Terörle ilgili eğer bir sorumlu yayıncılık anlayışı izleyeceksek sayın RTÜK başkanı hepimizi toplar, der ki; arkadaşlar ülkemizde çok acı günler yaşıyoruz, çok sıkıntılı günler yaşıyoruz. İşte askerlerimizi bu terör örgütü kaçırdı vs. çok büyük şehitler veriyoruz. İnfial yaratmamak lazım, ne öneriyorsunuz öyle değil mi? Sizi çağırır, beni çağırır herkesi çağırır.

-Bir diğer tartışma konusu da yasaklama kararına karşın alternatif medyanın yani internetin nasıl denetleneceği. Cengiz Semercioğlu'na göre internet ve uydunun kamuoyu oluşturma şansı yok.

Cengiz Semercioğlu (Hürriyet Gazetesi Yazarı): İnternet'ten izleyen varsa var yani dünyada da böyle. Uydudan izleyen varsa var, ancak genel, çok izlenen main kanallar ve çok izlenen haber kanallarının bu konuya özellikle dikkat etmesi gerekiyor. Çünkü bunlar zaten kamuoyunu oluşturan ve bunlar zaten milyonlarca insana ulaşan kanallar.

-Bugün sabah saatlerinde danıştay'ın kaldırdığı yayın yasağına ilişkin başbakanlığın itiraz ettiği haberi geldi Ankara'dan. Bir süre sonra da Başbakan Erdoğan grup konuşmasında televizyon yayınlarına ilişkin rahatsızlığını bir kez daha tekrarladı.

Recep Tayyip Erdoğan (Başbakan): Zaman zaman bazı televizyon kanallarında görüyoruz. İşte çeşitli güya bu alanlarda tecrübe sahibiymiş. Çıkıp orada konuşanları görüyoruz, yaptıkları tek iş var, tahrik etmek. Bunlar sadece tahrik memuru olarak görev yapıyorlar ve buradan çok açık net söylüyorum; sıfatı ne olursa olsun, hangi görevde olursa olsun, ister emekli olsun, ister muazzaf olsun kim olursa olsun açık ve net söylüyorum; bu ülkenin bunlar birliğine beraberliğine saldırmaktan başka bir şey değildir.

Can Dündar: Evet zor bir konu, zor bir karar. Hem medyanın sorunları var, hem hükümetin kararının eleştirilecek yanları var. Şimdi bu konuda konuklarımıza söz vereceğim. Sayın Oktay Ekşi ile başlamak istiyorum. Sayın Ekşi aslında sizde bizimle aynı zorluk, biraz önce dile getirdiğim zorluğu zannediyorum kişisel olarak da yaşıyorsunuz. Çünkü köşe yazarı Oktay Ekşi 24 Ekim günü bir yazı yazdı ve yayın yasağına karşı değilim dedi. Aynı gün başkanlığını yaptığı basın kuruluşu yayın yasağına tepki gösterdi. Şimdi bu bir defa zannediyorum bizim yaşadığımız zorluklardan kaynaklanan bir görüş farklılığı. Bu nasıl oluştu ve siz bu yasağı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Oktay Ekşi: Şimdi o görüşü, 24 Ekim tarihli yazımdaki görüşü şahsi görüşüm olarak ifade ettim. Eğer basın konseyini bağlayıcı bir görüş ifade etseydim yetkim var, basın konseyi başkanı olarak konseyin görüşü diye bir açıklama yapabilirdim. Tereddüt ettim, tereddüdümün kaynağı şu oldu; o yazıyı yazdığım zaman Türkiye’ye baktığımda son 84. ncü yıldönümündeyiz zaten cumhuriyetin. 84 yıllık dönemde benim bildiğim karşı karşıya bulunduğumuz tehlikeler bağlamında tabloyu hiç de parlak hissetmedim. Ben bir ikinci dünya savaşı yıllarında çocukken yaşamış, o dönemin sıkıntılarını ve korkularını aileden gelen bilgilerle paylaşmış biriyim. Ama o dönemde Türkiye’yi götüren, yöneten ele, iradeye doğrusunu isterseniz en azından benim bulunduğum çevrede, muhitte çok ciddi bir güven vardı. Şimdi yıllar geçti, demokratik sistem hepimizin bildiği süreçlerden sonra bizi buraya getirdi. Burada Türkiye maalesef 84 yılın en fazla kuşatılmış olduğu dönemi yaşıyor düşüncesindeyim. Bu kuşatılmışlık önümüzde çok ciddi günlerin bulunduğunu düşündürtüyor bana. Özellikle bu Irak’ın kuzeyindeki yuvalanmış Pkk örgütünün aldığı destekler, bu destekleri bize dost görünen çevrelerin de sağlıyor olması ve bunu da artık aleni hale gelmiş bulunması sanıyorum ki sadece bende değil pek çok insanımıza bu endişeyi uyandıracak kadar ciddi. Sıcak bir harekatın başlayacağı günlerde 12 yavrumuzu şehit vermişiz bir olayda ve hepimizi tekrarlamaya lüzum olmayacak kadar üzen olaylar yaşamışız. Belli ki Türkiye ciddi bir tepkiyi gösterecek ve karşımıza ne bundan sonrasının ne olacağını tayin etmekte zorlanacağımız olaylar çıkacak. Böyle bir tabloda 3.984 sayılı yasanın 25. nci maddesinin söylediği milli güvenliğimiz acaba tehlikede mi sorusu doğrusunu isterseniz beni düşündürttü. O amaçla yani o maddeyi kullanarak yayınlanan hükümet kararı veya başbakan adına verilen, aktarılan karar bana halkın huzurunun ciddi bir şekilde tehdit ile karşı karşıya bulunduğu izlenimini verdi. Böyle bir durumda acaba bizim kullanmaya her zaman, savunmaya her zaman kendimizi adadığımız özgürlüklere bir kere daha bakmak gerekli mi, değil mi düşüncesiyle yazımın sonunda bu açıklamayı, hükümetin verdiği karara karşı çıkmaya kendimde doğrusunu isterseniz tâkat bulamadım. O nedenle dedim ki; karşı çıkmıyorum ama biz kendisini iletişim özgürlüğüne adamış insanlarız. Basın konseyinin daha birinci yani hemen en temel metninin birinci paragrafında her koşulda iletişim özgürlüğüne karşı onu sınırlayacak hareketlere biz karşı çıkacağız mesajı vardır, çok açıktır bu. Bende ona kendisini adamışlardan biriyim ama çok istisnai de olsa ulusun geleceğinin ciddi bir tehdit veya tehlike ile karşı karşıya bulunduğu koşullarda getirilmeye ihtiyaç duyulmuş yasak hayır sansürdür, olamaz tepkisini almalı mı? Kendimde o tâkati bulamadığım için dediğim gibi ifademi öyle kullandım ama ertesi gün, o gün değil. Ertesi gün zaten basın konseyi yüksek kurulu’nun toplantısı vardı. O toplantıya gündeme ben getirdim, dedim ki; benim bugünkü yazımda böyle bir ifade var ama bu şahsi tepkimi ortaya koyuyor, kurumsal olarak meseleye bakalım. Baktık, benim ifademle biraz yani biraz değil tamamen çelişen değil ama benimkinden daha açık bir şekilde iletişim özgürlüğüne sahip çıkmayı ve sansür niteliği taşıyan bir uygulama olursa ona sonuna kadar karşı çıkacağımızı belirten bir deklarasyon yayınladık. O şekilde basın konseyi görüşünü, belki de benim düşündüğümden daha da net bir şekilde tereddüdünü yenmiş olarak ortaya koydu. O olayla ilgili sözlerim bu.

Can Dündar: Teşekkür ederim. Yani dolayısıyla siz aslında medyanın tavrından ziyade ülkenin içinde bulunduğu tehlikeden dolayı böyle bir yasağa gerek duyabileceğine inandınız.

Oktay Ekşi: İlk defa tekrar ediyorum, 84 yıl içinde Türkiye’yi ilk defa bu kadar önemli bir tehdit ve tehlike karşısında gördüm dedim, görüyorum. İnşallah yanılıyorumdur.

Can Dündar: Çok teşekkür ederim. Yazılı basında durum bu, bir de televizyon boyutuna bakalım. Çünkü aslında yasağın doğrudan tarafı televizyonlar ya da hedefi televizyonlar. Show Tv Genel Müdürü sayın Ayar’dan rica edeceğim. Bu karar sizi nasıl etkiledi? Ne yapıyordu Show Tv de bu karardan sonra neyi değiştirmek zorunda kaldı?

Saner Ayar: Şimdi öncelikle tabi sadece Show Tv özelinde değil ama genel eğlence kanalları çerçevesinde konuşacak olursak hepimiz biliyoruz televizyon, medya çok sürükleyici ve heyecanlı bir şey. Yani halkı önüne katıp sürükleyebiliyor, ya da yönlendirebiliyor. Bu çerçevede de kullanıyor olduğunuz materyalin dozunu ayarlamanız oldukça önemli. Çünkü doz zehirdir diye çok inandığım bir söylem var. Günde bir bardak su içtiğiniz ya da bir bardak su içtiğinizde bir şey olmuyor ama bir kaç bidona çıkardığınız vakit sizi öldürebilir dünyanın en sağlıklı şeyi bile. Bu noktada biz biraz bu işin dozunu kaçırmış olabiliriz. Ancak burada tabiki 16 yıllık bir sektörüz biz televizyon sektörü Türkiye’de kamu yayıncılığını almazsak, özel sektör anlamında. Daha gençlik ve ergenlik dönemini yaşıyor, tam olgunlaşma noktasında ve asında dışarıdan gelen bu baskılar biraz da bu olgunlaşma sürecini yavaşlatıyor kanaatindeyim ben. Bu çalışma ya da bu dönem sahiden çok büyük bir fırsattı Türkiye için ya da Türk yayıncılığı için diye düşünüyorum. Bu dışarıdan gelen kontrol otokontrolün gelişini yavaşlatıyor ya da zayıflatıyor. Bakın bugün Türkiye’de biz dünyanın belki de en disiplinli ordusuna sahibiz ama ordudan çıkan bütün herkes ya da büyük çoğunluk trafik terörüne sebep oluyor. Dünyanın en düzensiz trafiğine sahibiz, neden? Çünkü dışarıdan bir baskı geldiği vakit ona bir şekilde uyuyoruz ama o gelişimimizi olağanüstü geriye götürüyor. Yani bu anlamda biz televizyon tarafında seçilmiş ve atanmış olmayan medya çalışanları olarak sorumluluğumuzun çok farkındayız ve çok çabuk bence adapte olduk ve bu noktada otokontrol mekanizmalarımızı fevkalade hızla geliştirdik diye düşünüyorum. Keşke böyle bir yayından men, yayınların men edilmesi durdurulması, 25. nci madde işleme konulmasaydı diyorum. Çünkü bu bence bizlerin bundan sonraki yayıncılık hayatında şayet bir men kararı yok ise yayına devam edebiliriz duygusu ve algısını bizde yaratacak endişesindeyim. Halbuki bizlerin otokontrol sistemleri, sadece Show Tv’dekinden bahsetmiyorum, diğer televizyonlarda da aynı şekilde bu mevcut diye düşünüyorum. Bizlerin otokontrol sistemleri burada harekete geçmeliydi, geçemeyenleri görmeliydik, bu noktada kurumlar arasında sahiden çok kamuoyuna yansımasa da çok ciddi bir iletişim var. Bu iletişim kanalları iyi kullanılabilirdi ve biz bugün bu fırsatı kaçırmamış olurduk diye düşünüyorum. Çünkü bunlar sahiden son fırsatlarımız. Artık televizyon, işte gazete, radyo diye bir şey kalmayacak, yok. Yani yazı var, ses var ve video var ve bunların önünde, bunların internet ortamında, bunların şu an aklımıza gelmeyen bir çok ortamda yayılımına engel olabilmek mümkün değil. Bu anlamda düzenleyici kurulların da sansürcülüğe soyunacak olanların da işi artık çok zor. Yani onları sansürlemek, durdurmak diye bir şey yok. Bu anlamda yayıncıların işi çok çok daha zor. Artık her zamankinden daha önemli oldu otokontrol ya da her zamankinden daha önemli oldu yayıncıların kendilerinin kurallarını belirleyip toplumun sahiden duyarlılıklarını ve hassasiyetlerini de göz önünde bulundurmaları.

Can Dündar: Siz o kuralları benimsediniz, biraz önce Rtük başkanı atıf yaptı. Ondan kısaca bahseder misiniz Show Tv’de nasıl işledi?

Saner Ayar: Şöyle bir şey yaptık biz; Show Tv’de öncelikle döndük dedik ki; bu gidişattan sahiden bizde memnun değiliz. Yani çok ciddi bir otokontrol sistematiği kendi içimizde yaratıyor olmamız lazım. 3984 sayılı yasada yayın ilkeleri var ama o yayın ilkeleri biraz önce konuştuğumuz gibi genel anlamda çok muallak olabiliyor. Bizim daha spesifik, daha özel durumları tanımlayan bütün çalışanlarımızın tamamı tarafından bilinen ve tedarikçilerimiz tarafından bilinebilen bir altyapı oluşturalım dedik ve sonra da bu altyapıyı denetleyecek bir kurul oluşturalım dedik yine kendi rızamızla ama bize bağlı çalışmayan bir kurul oluşturalım dedik ve bu çerçevede Show Tv’nin yayın ilkelerini hazırladık. Bunu yaparken tabiki Bbc örneğine baktık, Nbc örneğine baktık, dünyada elimizde alabileceğimiz bütün örnekleri inceledik ama sonunda Türkiye’de uygulamak durumundasınız ve Show Tv’de uygulamak durumundasınız. Show Tv’nin genel eğlence misyonu var, bu misyon içerisinde uygulamak durumundasınız ve döndük kendi kelimelerimizle uygulayabileceğimiz ve 8-9 ay sürdü. Çünkü oraya yazdığımız bir kelimeyi 3 gün sonra rafta dursun diye yapılmış bir çalışma değil, 3 gün sonra o kelimeden doğru bir şeyi yapmak ya da yapamamakla karşı karşıyayız. Bugün Show Tv koridorlarında şöyle şeyler oluyor; ya çocuklar dünkü reytingimiz o programda niye düştü? Efendim şu konuğu çağıramadık. Niye çağırmadınız? Çünkü onu yazdık oraya, biz bunu bundan sonra böyle yapmayacağız diye.

Can Dündar: Nedir yazılı olan çok kısaca.

Saner Ayar: Mesela savaş ve olağanüstü durumlarla ilgili diyoruz ki; savaş ve olağanüstü durumlarda Show Tv alt markaların normal yayın akışını keserek Türk halkının doğrudan bilgilendirilmesini sağlayacak yayınlar yapmayı hedefler. Askeri ve stratejik konularda hassasiyet göstererek Türk silahlı kuvvetleri’nin caydırıcılığını ve müdahale gücünü azaltacak içerikte yayın ve haber yapmaktan kaçınır. Şöyle hızla geçeyim.

Can Dündar: Bu aynı muğlaklıkta değil mi? Yani yasak kararındaki muğlaklıkta.

Saner Ayar: Bu size okuduğumuz aslında bunun yönetici özetidir. Bütün haber merkezindeki arkadaşlarımızla, kameraman arkadaşlarımızla bizim buradaki en temel noktamız teröre ekran olmayacağız. Show Tv olarak biz terörün ekranı olmayacağız. Burada çok kararlıyız. Bu çerçevede size çok net bir örnek vereyim, bazen şans mı, çok kötü talih tabi ama bombanın patladığı Hsbc binasına en yakın olan televizyon kanalı bizdik. Bu nedenle de kameraman arkadaşlarım trafik kesilmiş olmasına rağmen kameraları alıp oraya koştular ve gelen görüntüleri takdir edersiniz ki çok dehşet doluydu. Yani işte vücudun parçaları, kan, revan her şey ortadaydı ve biz haberci arkadaşlarımla hemen başına oturduk ve doğrudan onlardan şöyle bir tepki geldi, dediler ki; biz bunları kullanamayız, kullanmamalıyız ayrıca. Çünkü kullandığımız takdirde biz terörün ekranı haline geliriz ve olaylar bazında dahi bunu kendi içimizde netleştirmiş ve toparlamış durumdayız.

Can Dündar: Peki, tekrar geleceğiz. Çok teşekkür ederim. Bir yazılı basından bir de televizyondan üst düzey yöneticileri dinledik peş peşe. Sayın Ekşi ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü koşullar nedeniyle böyle bir yasağın gündeme geldiğini anlayabildiğini söyledi. Sayın Saner Ayar da aslında dozu kaçırmış olabiliriz itirafından sonra ama bu tür yasakların, bu tür yasaklamaların sorunun çözümünde yardımcı olamayacağını, sonuç alıcı olamayacağını günümüzde ama teröre ekran olmamak için Show Tv’nin ilkelerinin ortaya çıktığını dile getirdi. Kısa bir ara vereceğiz, ondan sonra farklı görüşten bir köşe yazarını ve bir akademisyeni dinleyeceğiz. Bizden ayrılmayın lütfen.

Can Dündar: Terör ve medya konusunu tartışmaya devam ediyoruz. Sayın Hasan Celal Güzel ile devam edeceğiz. Aslında kendisine sayın müsteşar, sayın bakan, sayın parti başkanı, çok sıfatımız var.

Hasan Celal Güzel: Basın yayın bakanı.

Can Dündar: Basın yayın bakanı üstelik. Mülkiyeli abimiz diye de hitap edebiliriz ama bugün köşe yazısından esinlerek, bu konuda yazdığı bir köşe yazısından esinlenerek kendisine sorular yönelteceğiz. Sayın Güzel siz daha önce Kurtlar Vadisi yasaklandığında Rtük tarafından tepki göstermiştiniz bu karara.

Hasan Celal Güzel: Evet.

Can Dündar: Ancak bu kez hükümetin yanında yer aldınız, bu karara hak veren bir yazı yazdınız. Neydi gerekçeniz?

Hasan Celal Güzel: Ben aslında yasak kelimesinin yasaklanmasından yana birisiyim. Zaten şu anda tartıştığımız kişiler arasında da sansüre taraftar birinin olması hiç muhtemel değil. Mesela Oktay bey 40 yıllık gazeteci.

Oktay Ekşi: 55.

Hasan Celal Güzel: 55, çok güzel. Ben yaşını fazla göstermemek için böyle ama çok küçükken yazmaya başladığın söylenebilir. Ben zaman zaman hükümet tarafında otururken geçmişte politikada bazen tartıştığımız da olmuştur bazı konularda ama basın hürriyeti konusunda hiçbir zaman tavizkar olduğumu hatırlamıyorum. Halbuki o dahi bazı konularda işi yumuşatmış vaziyette. Ben aslında başka bir şey söyleyeyim. Bütün bu kızgın reaksiyonlarına rağmen işte basını tahrik ediyor diye siz bir kaç verdiniz. Ben sayın başbakanı da biraz sayın rahmetli Özal’a benzetiyorum. Onun da basında sansüre taraftar olduğu kanaatinde değilim. Onun öyle olduğunu sanmıyorum. Rahmetli Özal da asarız, keseriz derdi, kızardı, bağırırdı fakat sonunda o tonton ve sivil demokrat haliyle basınla masaya otururdu aradaki küskünlükler geçtikten sonra. Ben özellikle kendi basın yayın bakanlığım sırasında arayı çok bulduğum için o gazetecilerle, basın mensuplarıyla çok iyi hatırlıyorum. Tabi o zaman televizyon yoktu, Trt vardı. Trt’de zaten devlet kontrolündeydi ne kadar bağımsız da olsa.

Can Dündar: Evet. Bugünkü durumda?

Hasan Celal Güzel: Burada ben yani hükümet, yine sayın Çiçek’i de tanıyorum, onun da başbakandan bağımsız olarak bir çok reform programında, Avrupa Birliği çerçevesinde çıkarılan programlarda imzası olan bir eski adalet bakanı sıfatıyla böyle bir sansüre çok istekli ve taraftar olduğunu zannetmiyorum. Hele Rtük’ü buna hiç karıştırmamak lazım. Çünkü bazen yanlış ifade ediliyor, Rtük’ün bu kararda hiçbir rolü yok. Rtük burada sadece posta memurluğu yapmış durumdadır, normali de o’dur. Çünkü Rtük kanununun 25. nci maddesine göre başbakan veya görevlendirdiği bakan bu yetkiye sahiptir. Dolayısıyla Rtük’ün bunu hiçbir zaman yorumlaması, değiştirmesi, uygulamaması diye bir yetkisi yoktur. Onun için Rtük’ü de araya sokmamak lazım diye düşünüyorum. Burada bakınız Türkiye adı konulmamış bir savaş hali yaşıyor aslında. Tabi Allah korusun top yekun bir savaşa girmeyi hiçbir zaman istemeyiz. Fakat anayasanın 122. nci maddesinde sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali düzenlenmiş. 121. nci maddesinde olağanüstü hal düzenlenmiş. Şimdi bir sürü kanun ve yönetmelik numarasıyla sizleri sıkmayayım ama buna göre de ilgili mevzuat vardır ve hepsinde de yine anayasanın 15. nci maddesinde temel hürriyetlerin sınırlandırılmasıyla ilgili hükümler, istisnalar getirilmiştir. Yoksa 28. nci madde basın sözcüsü sansür edilemez. Şimdi Türkiye'nin o 25. nci maddeyi okuduğunuz zaman gerçekten o şartlar içinde olduğunu görüyorsunuz.

Can Dündar: Savaş şartları?

Hasan Celal Güzel: Savaş hali var. Yani bu ciddi bir şekilde düşünmek lazım. Dolayısıyla aslında ben bu konuda mümkünse bir o yapılmış, ben bilmiyordum. Sayın Profesör Mehmet Aydın herkesi aramış, söylemiş. Bunu bu şekilde bildirmek doğru. İkincisi, Show Tv’nin yaptığını memnuniyetle öğrendiğim gibi ve bizim Radikal gazetesi’nin yaptığını bildiğim gibi yayın ilkeleri bakımından. Mesela kayıp askerler konusunda Radikal gazetesi hiçbir zaman bunu manşetten vermedi, yayınlamadı, genelkurmay bunu bildirdikten sonra iç sayfalarda verdi. Bazı yayın kuruluşları ilkeli davranıyorlar zaten, buna daha dikkatli olmaları lazım. Üçüncüsü, basın konseyi başta olmak üzere meslekle ilgili derneklerin, kuruluşların mutlaka bu konuda şimdi onu da memnuniyetle öğrendim, daha evvel çalışma yaptıklarını biliyordum zaten. 2003’de Fikret bey söyledi bittiğini. Bunu takip etmeleri herkese yayınlamaları, hele bu hallerde daha sıkılaştırmaları lazım. Yani zaten sizin bu yaptığınız bugünkü çalışma bence basın sansür edilmeli mi şeklinde olmamalı. Çünkü zaten kimsenin bundan yana olmadığını biliyoruz. Sonra eğer bu da olmazsa Rtük’ün yasaklaması gelir ama o zaten sansürden farklıdır. Çünkü önceden olmaz, sonradan meydana gelir ama o da gelebilir, o da bir takım ilkeleri hatırlatabilir.

Can Dündar: Yayın durdurmada var ama zannediyorum. Yani duyulmuş bir yayını ...

Hasan Celal Güzel: Arada yayın durdurma da var. Ondan biraz daha gittikçe sertine doğru gidiyoruz, mahkeme kararıyla durdurma gelir. Nitekim onun da örneği bu Ulus olayında var. Ondan biraz daha serti bu kanunun, Rtük kanununun 25. nci maddesine göre başbakanın veya görevlendirdiği bakanın yani hükümetin müdahale etmesidir. En serti ise sıkıyönetim, olağanüstü hal, savaş halinde açıkça ortaya çıkıp oradaki istisnai haller dolayısıyla durdurmadır. Bütün bu 7 aşamalı durdurmalardan benim bir tek sempatik bakabildiğim otokontrol mekanizması olabilir. Ancak şunu da söyleyelim ki bunun perde arkasını gördüğümüzde aslında hükümetin sayın Cemil Çiçek’in, sayın başbakanın çok da kendi istekleriyle güle oynaya bu kararı verdiklerini söylenemiyordu. Söylenemez, çünkü kayıp askerler konusunda genelkurmay başkanlığının bence çok haklı bir tepkisi var, o tepki yansıtılmış durumda. Peki o çerçevede somut olarak verilmesi daha uygundu, hep muğlak olduğunu söylüyoruz, doğru. Danıştay da zaten muğlak olduğu konusunda gerekçe göstererek yürütmeyi durdurma kararı vermiş ama o zaman da sayın Çiçek diyor ki; ne yani ben o zaman şunu, şunu yayınlamayın deseydim zaten ifşa etmiş olurdum diye kendisini savunuyor ama doğru olan bir şey var, burada basının, basın ve yayın kuruluşlarının değerlendirmesini yaptığımızda çok kısa fırça darbeleriyle bir defa basınla sözlü yayın, yazılı basınla birbirinden farklı. Bence yazılı basın daha sorumlu davranmıştır. Sözlü basın yani televizyon yayıncılığı, radyo yayıncılığı konusuna gelince, ki Rtük zaten bununla ilgilidir. Zaten bu sansür konusu da esasen Rtük çerçevesinde gelmiştir. Yani şu anda yazılı basına uygulanan bir sansür olduğu da söylenemez. Bu ancak bir sansür varsa sözlü basına yani televizyon, radyo yayıncılığına uygulanması söz konusudur. O takdirde ona baktığımızda da olumlu, olumsuz iki tür tesir görüyoruz. Bir olumlu olanları bahsedeyim. Bir defa yayın kuruluşlarının önemli bir kısmı örnek olarak Trt’yi verelim resmi olduğu için diğerlerini karıştırmayalım tenkitimize. Bu olumlu bu sorumlu yayıncılığa bir örnek olarak gösterilebilir yer yer yanlış yapsa da. Diğer taraftan aslında genelkurmayın daha önce yayınladığı bir bildiride belirttiği ve istediği gibi Türkiye’de halkın milli refleksinin uyanması, kışkırtma değil bu benim söylediğim ve Pkk’ya, teröre karşı güvenlik güçlerinin yanında bir araya gelip kenetlenmiş vaziyette cumhuriyet coşkusunda olduğu gibi, dün evvelsi gün yaşadığımız bir milli hava meydana gelmesi aslında müspet bir olaydır ama zor olan işte bu müspet olayla, olumlu olayla olumsuz tesirleri ayırabilmektir. Peki olumsuz tesirler nedir? Oraya da baktığımızda yine basının, sözlü basının da bir kısmının bundan kendisini kurtarmaya çalıştığını görüyoruz ama maalesef bazı marjinal yayın kanalları bunu özellikle uyguluyorlar reyting alabilmek için, reklam alabilmek için.

Can Dündar: Ama sizin eleştirinizde şu var; mesela diyorsunuz ki; bu saatten sonra halen askeri harekata karşı çıkmanın iyi niyetli mantığı olamaz. Yani dolayısıyla askeri harekatla ilgili ....

Hasan Celal Güzel: Benim bu saatten sonra lafım orada önemli. Daha önceleri hiç böyle bir şey yazmadım.

Can Dündar: Yani şu anda bugünkü koşullarda askeri harekata karşı çıkılamaz mı?

Hasan Celal Güzel: Baştan beri hükümetin Irak politikasına karşı çıktım, bir çok konuları onları destekler mahiyette yazı yazmama rağmen çok çekingen olduklarını, 1 Mart tezkeresinin reddinin yanlışlığını filan söyledim.

Can Dündar: İşin o yanına girmemek ....

Hasan Celal Güzel: Şimdi oraya girmiyorum ama ben karşı görüşte olan yazmasın, çizmesin diye hiç söyledim mi şimdiye kadar? Ama şimdi şöyle bir şey var;

Can Dündar: Burada söylüyorsunuz.

Hasan Celal Güzel: Burada söylüyorum, bu saatten sonra dediğim şudur; sıcak takip diye Mehmetçik girmiş ve siz caydırıcı olmasını bekleyerek Tbmm’den bir karar çıkarıyorsunuz. Diyorsunuz ki; ben gerektiğinde hükümete yetki veriyorum, sınır ötesi harekat yapabilirim, operasyon yapabilirim diyorsunuz ve siz bunu çıkardığınız için de gerçekten caydırıcı ve olumlu bazı tesirler ortaya çıkmaya başladı. Belki de bu harekata lüzum kalmadan bu caydırıcılığın sonucunda işi halledebilecekken şimdi ortaya çıkıp Mehmetçik de oradayken, riske de girmişken biz efendim yok ille de istemeyiz demek bana ters geliyor diyorum. Yoksa mesela savaşırken düşünün bir ülke kendi milli menfaatleri için savaşırken ilk başlangıçta, iş sıcakken çıkın oradan ey ordular, ey Mehmetçikler, sizin ne işiniz var orada falan demek yanlış olur. Üstelik işi biraz daha, bir aşama daha ilerisine götürüp söylersek Türkiye’de maalesef bu iyi niyetle, kötü niyetle o işi, konuyu dağıtmak istemiyorum. Adeta Talabani’nin, Barzani’nin sözcülüğünü yapan bir takım kişiler var basında, yayında. Bunların da bu işleri yapması yanlış, onun için bu saatten sonra dedim.

Can Dündar: Hayır sizin yanlış bulmanız ayrı, bu konuda bir yasağa destek olmanız ayrı.

Hasan Celal Güzel: Yasak için söylemiyorum, ben yasak konusunda zaten baştan kaidelerimi koydum, gidiyorum. Bu yasak da genelkurmayın isteği üzerine alınmış istisnai bir yasaktır, zaten dikkat ederseniz buna da uyulmamıştır işin enteresan tarafı. Yani 3 gün o yasak cari olduğu halde kimse de o yasağa tabiri amiyanesiyle takmamıştır. Ama bakınız menfi olumsuz yayınların da bir çok örneği gösterilebilir Türkiye’de. Siz hiç bilmem bu tip yayınları evlerde misafirlikte veya mahalle kahvelerinde seyrettiniz mi? Ben pek severim o vatandaşlarla gidip seyretmeyi.

Can Dündar: Nedir mesela sizi rahatsız eden?

Hasan Celal Güzel: Mesela bazı yayınlarda “ya baksana neler söylüyorlar, susturun şunları, bunlar söylenir mi yahu” deniliyor. En çok kızdıkları da şu; bizim malumat, içlerinde çok kıymetli insanlar var, alınmasınlar benim dostlarım var. Emekli subay takımı eline değneği alıp çıkıyor haritanın üstüne haydi kendi kaybediyor, sanki savaşta. Böyle bir halimiz var, bu hoş olmuyor, yanlış oluyor. Gerçekten bir takım sırları ifşa ediyoruz, adeta şeytana yol gösteriyoruz, bu yanlış bir şey. İkincisi, Pkk konusunda. Pkk’yı güya tenkit ederken, protesto ederken o örgütün propagandasını yapıyoruz, onu büyütüyoruz. Üçüncüsü, siz hiç 11 Eylül’de bir tek yaralının kolunun, bacağının gösterildiğini gördünüz mü koskoca Amerika Birleşik Devletleri’nde. Bizde öyle değil ki, hemen kendini tutuyor adam hepsini yayınlıyor. Sonra hakikaten maç naklen yayını gibi nedir o şehit cenazelerinden yayın. Elbette onları göstermemiz lazım. İşte dedi ya dozaj meselesidir bu. Ne kadar göstereceğimize bağlıdır. Sadece bu da değil, yani askerin moralini yüksek tutmamız lazım bizim. Ama bir taraftan da Türkiye demokratik bir ülkedir ve adı konulmamış bir savaş hali de mevzu bahis olsa onu da abartmamamız lazım. Açıyorsunuz çok militarist bir hava çıkıyor ortaya. Hep bir takım oranın şeyleri de değil aslında, orada verilen canlı yayınlar da değil, bir takım tanklar, toplar, askerler, harekat filan bütün dünya bizi seyrediyor, bütün Türkiye bizi seyrediyor ve en önemlisini söyleyeyim. Kamu düzeni diye bir şey var. Şimdi biz 6-7 Eylül’ü yaşamış, Çorum, Sivas, Kahramanmaraş olaylarını yaşamış bir halkız, milletiz. Bizim Türkiye’de nüfusun yaklaşık yüzde 10’u kürt asıllı, bizim kardeşlerimiz, bizden farkı yok. Ama bu büyük bir oran ve 7 milyon civarında demek ki kürt kardeşimiz var. Şimdi kalkıp da bu tarihleri iyi ayarlamadan gidersek Türkiye’de Allah göstermesin bir Türk-kürt çatışması meydana gelir. Bunun önünü alamayız, bu Pkk’nın ekmeğine yağ sürer, Türkiye'nin haritasını değiştirmek isteyenlere hizmet etmiş oluruz. Buna da çok dikkat etmemiz lazım, buna da maalesef ne yazık ki etmiyoruz, bunun gibi fırsat olsa, vaktinizi almayacağımı bilsem ben aslında onlarca hata tespit ettim. Mesela çocuklar, şimdi ilkokul çocuklarını, ortaokul çocuklarını filan ellerine bayrak verip sokağa çıkarmak, gezdirmek hoş bir şey mi, yani benim hiç hoşuma gitmiyor bu. Bunu görüntülemek de güzel bir şey değil. Aman çocuklarımız küçük yaştan milli şuur sahibi olsun. Yahu söylersiniz, vatan dersiniz, Atatürk dersiniz, cumhuriyet derseniz bunlara karşı çıkmıyoruz ama ortada ellerinde de bazılarının silah filan gezmenin bir manası yok. Biz binlerce yıllık medeniyeti olan bir milletiz biz. Bir takım böyle Afrika ülkeleri filan gibi küçümsemek için söylemiyorum ama ortada 12 yaşındaki çocuğa tüfek verip ortaya sürmek ihtiyacında olan bir millet değiliz ki. Bunlara da dikkat etmemiz lazım.

Can Dündar: Sayın Güzel çok teşekkür ederim.

Hasan Celal Güzel: Çok teşekkür ederim.

Can Dündar: Sayın Tunç’a vereceğim sözü. Şimdi aslında bu noktaya kadar sorunlar çıktı ortaya. Biraz isterseniz çareler üzerine de düşünmeye başlayalım. Çünkü şu anlaşılıyor ki; evet biz medyadan şikayetçiyiz, bir doz meselesi var ortada ama o dozu kim ayarlayacak? Yani bunu hükümet mi ayarlayacak, medyaya bırakılırsa tamam diyoruz ki otokontrol olsun ama biraz önce de söylendiği gibi otokontrol mekanizması işlemiyor. Hükümete verirsek bir zücaciyeci dükkanına girilmiş gibi bir hava oluyor. Nasıl altından kalkacağız?

Aslı Tunç: Şimdi bu sorunuzu yanıtlamadan önce birazcık geriye gidip aslında medyanın konumuna bakmak lazım. Şimdi nasıl bir, öncelikle habercilikten bahsediyoruz. Çatışma, kriz ve savaş anlarında medyanın konumu nasıl olmalı? Bir kere serin kanlılıkla buna bakmak lazım. Bir kere hiçbir medya kurumu yani bir örgütün sözcüsü değildir. İsterseniz bu Türk silahlı kuvvetleri olsun, isterseniz yasadışı bir örgüt olsun aynı mesafede durmak zorundadır ve bu serinkanlılığı korumak zorundadır. Yani gazetecilik sonuçta doğru soruları halk adına sormaktır ve yani medya tabiki bu son dönemde Dağlıca’daki saldırıyla başlayan süreçte çok problematik bir sadece yayıncılık demek istemiyorum, aslında sadece televizyon yayıncılığını hedefe koymak da bence haksızlık olur. Burada yazılı basın da aynı şekilde eleştiriye açık olmalı. Savaş çığırtkanlığı yaptı evet. Sonuçta burada bilgi taşımak yerine duygu taşıdı. Biz hepimiz serin kanlılığımızı kaybettik. Tabiki konu bu kadar duygusal olunca, işin içine vatanseverlik girince perspektifimiz kaydı ve sonuçta bizim rambo gazeteciliği dediğimiz ve daha önceki kriz dönemlerinde tabiki çok acıklı bir şekilde gördüğümüz, Kardak krizi olsun, Kıbrıs konusunda olsun tamamen serinkanlılığımız kaybettiğimiz dönemlerde olduğu gibi bu dönemde de gazetecilik, haber verme işlemini ne yazık ki kaybetti. Sonuçta burada benim için önemli olan haber dilinin şiddet üretmesi. Yani biz haberde şiddet dili kullanıyoruz, tehdit dili kullanıyoruz ve nefret üretiyoruz bilmeden ya da bilerek. Bu manşetlerle olabiliyor, fotoğraflarla olabiliyor, flaş haberlerle olabiliyor. Sonuçta biz bunları yaşıyoruz halen serinkanlılığımızı koruyamadan. Sonuçta ne dengeli, ne adil bir haberciliğe tanık oluyoruz. Tabi bu işin sadece habercilik boyutu. Bir de yayıncılık anlamında baktığımızda tabiki spor programlarını eleştirdik, kadın programlarını, sabah kuşağını eleştirdik, onların içine sızan bizim günlük sıradan faşizm dediğimiz stadyumlara taşan, medyaya taşan, ne yazık ki sokağa, mahallemize taşan ürkütücü bir boyuta gelmeye başladı. Dolayısıyla önce bu mesafeyi korumak gerektiğine inanıyorum. Yani hem yayıncılık anlamında popüler ya da eğlenceli dediğimiz yayıncılık anlamında, bir de habercilik anlamında. Aslında Show Tv’nin yapmasına sevindim. Çünkü açıkçası biz öğrencilerimize kötü örnek olarak gösteriyoruz ve gösterdik yıllarca. Özellikle Hsbc bankasının bombalanması sırasındaki yayıncılık ne yazık ki bizim öğrencilerimize kötü örnek olarak gösterdiğimiz şeylerdi ama.

Can Dündar: Ne tür şeylerdi?

Aslı Tunç: Özellikle bahsedildiği üzere yani kamerayı kaptığı zaman kontrolsüz bir şekilde şiddeti görüntüleyen, hiçbir süzgeçten geçmeyen görüntülerle tabi özdenetimsiz, kameraman arkadaşın coşkuyla ve reyting kaygısıyla verdiği çok ani görüntülerdi bunlar. Daha sonra tabi kesilmek zorunda kaldı. Fakat ilk görüntüler, ilk bir kaç dakikanın görüntüleri benim halen gözlerimin önündedir. Yani işte kopan organlar vs. Show Tv’nin görüntülerini görmüştük, hep birlikte seyrettik o dönemde. Tabi bu tip olaylarda terör dönemlerinde serinkanlılığımızı kaybediyoruz ve tabi reyting kaygısı da işin içine giriyor. Fakat bunlar anlık ve çok dönemsel reyting alan durumlar. Yani sonuçta 2 gün reyting alıyorsunuz üçüncü gün reytinginiz düşer. Yani bu sürekli gidebilecek bir politikaya yayılamaz zaten. Çözüm ne olabilir dediniz, sizin sorunuza tekrar geri dönersek. Çözüm serinkanlı ve mesafeli ve dengeli yayıncılık anlamında daha çözüm odaklı bir gazetecilik, özellikle haber özelinde. Daha barış kelimesini kullanmak istiyorum burada, çünkü hep savaşçı bir dilden bahsediyoruz, savaşçı bir haber dilinden bahsediyoruz. Barış bizim artık ürktüğümüz, pek çok insanın böyle mızmızlanma gibi algıladığı ve pek de işte aydınların arada bir sözünü ettiği bir kelime olarak görülüyor ama sonuçta barışa odaklı, analize odaklı burada neler oluyor, neden terör var, nasıl bu duruma geldik ve bu anlık bir şey değil, bu müthiş bir geçmişe sahip bir soru. Şimdiye kadar neler yapıldı, nasıl çözüm üretildi? Ne kadar paralar akacak? Yani bütün bunları tartışmıyoruz biz, bilgilenmiyoruz. Biz sadece bir oyunun skoru gibi bizden kaç ölü verildi, kaç şehidimiz oldu, onlardan kaç tane insan öldürdük şeklinde kanlı bir oyunun parçası olduk. Dolayısıyla bu beni ürkütüyor açıkçası.

Can Dündar: Sayın Ekşi’nin ve sayın Güzel’in söylediği yani günümüzün koşullarının buna elvermediği savaş ortamının söz konusu olduğu ve bu ortamda bu söylediğiniz netlikle tartışılamayacağı bu konuların yaklaşımına ne diyorsunuz?

Aslı Tunç: Tabi perspektifler kayıyor ve dediğim gibi vatanseverlik geldiği zaman işin içine çok büyük ikilemler yaşanıyor. Yani hem gazetecilerin, hem yöneticilerin, hem köşe yazarlarının çok büyük ikilemleri var. Yani yorumu mu, haberi mi öne çıkarma, hangi fotoğrafı kullanma, propagandaya kayma mı? İnsani değerler öne çıkıyor. Tabi ama bir takım otokontrol dediğimiz yani bir takım kuralların, çerçevelerin çizildiği, bir yerlerden bizim hiçbir şekilde hani şunu yapmalısın diye bir şey beklemediğimiz bir yayın ilkesi durumu olmalı. Yani tamam Bbc öyle çok klişedir belki ama yani pek çok ülke tabi terörle geçmişinde bunu yaşadı. İngiltere bunun en büyük örneği ve bunun üzerine çok düşünmüş ülkeler var. İspanya var, İngiltere var. Yani örnekler önümüzde zaten, bunu ilk defa biz keşfetmeyeceğiz.

Can Dündar: Çok teşekkür ederim. Şimdi birazdan o örneklerden bazı örnekler vermesini sayın Fikret İlkiz’den rica edeceğim. Katılığı bir konferans nedeniyle tanıklıklarını ve deneyimleri bizlere aktaracak. Ondan sonra da biraz önce gündeme gelen savaş çığırtkanlığı, medyanın savaş çığırtkanlığı yaptığı konusunu sayın Ekşi’ye soracağız, bizden ayrılmayın lütfen.

Can Dündar: Terör ve savaş dönemlerinde medya nasıl davranmalı? Nasıl bir yayıncılık stratejisi izlemeli? Bu konuda Türkiye yalnız değil, dünya da bu soruya cevap arıyor. Medeni dünyada medya buna nasıl bir çare bulabiliyor? Bu konuda Fikret İlkiz’in deneyimlerinden yararlanacağız ama önce şunu sorayım; hukuken ne aşamadayız? Yani şimdi bu Danıştay kararından sonra hükümet ona itiraz başvurusu yaptı. Ne olacak, şimdiki adım nedir? Kısaca onu sizden hukukçu olarak rica edeyim.

Fikret İlkiz: Şimdi bundan sonrası bakımından dava daireleri kurulunda yürütmeyi durdurma kararıdır çünkü bu karar, bir karar verilecek. Verilecek olan karar ya yürütmeyi durdurma kararının kaldırılmasıdır veya yürütmeyi durdurma kararına yapılan itirazın reddidir. Yani ya devam edecek veya bu anlamda dava daireleri kurulu bunu kaldıracak.

Can Dündar: Ne zaman belli olur?

Fikret İlkiz: Vallahi bunlar kanuna baktığınız zaman öncelikli işler niteliğinde olduğundan dolayı Danıştay tarafından bunun çok uzun süreci fikrinde değilim.

Can Dündar: Yani bir kaç gün içinde bu belli olur.

Fikret İlkiz: Yani kısa süre içerisinde bu karar belli olur diyorum.

Can Dündar: Ya yasak konacaktır ya bugüne kadar ki gibi devam eder.

Fikret İlkiz: Ama şimdi hukuk dediğiniz zaman galiba benim taşınmam gerekiyor buradan. Çünkü çok fazla bize bir gereksinim yok. Bu sonuca nereden vardığımı da hemen söyleyeyim; 25. nci madde işletiliyor. Yani bakan karar veriyor veya başbakan karar veriyor. Yayınların durdurulmasına karar veriyor. Bu başka bir kanunumuzda olmayan bir yetki.

Can Dündar: Önceden yani yayın henüz gerçekleşmeden, yani durdurma derken hani şu anda süren bizim programımızı durdurmaktan bahsetmiyoruz.

Fikret İlkiz: Hayır.

Can Dündar: Sabahtan akşam yapılacak yayını durdurma.

Fikret İlkiz: Bakın yargı kararları saklı kalmak kaydıyla yayınlar önceden denetlenemez ve durdurulamaz. Yani bu 25. nci maddenin birinci cümlesidir. O halde kabul edilen ilke yayınların önceden denetlenmemesidir ve yayınların önceden durdurulmamasıdır. Ancak diye başlayan cümle bakımından da biraz önce sayın Ekşi’nin de ifade ettiği gibi, sayın Güzel’in de ifade ettiği gibi milli güvenliğin açıkça gerekli kıldığı hallerde veya kamu düzeninin ciddi şekilde kuvvetle bozulması muhtemel olan hallerde başbakan veya görevlendireceği bakan tarafından yayınlar durdurulabilir. Buna yine itiraz edebilirsiniz, itiraz yapılmıştır. Gerçekten 450 veya 500 yayın kanalı içerisinden bir kanal konuyu yargıya götürmüştür, bu da çok dikkati çeken bir olaydır, bu kişisel fikrim. Dolayısıyla yayınların men edilmesiyle ilgili olan 25. nci madde işletildiği zaman bununla ilgili olan karar Danıştay tarafından 48 saat içerisinde öncelikle yürütmeyi durdurma konusunda karar verilir. Sonra dava eder, kaldı ki hükümetin de buna itiraz ettiğini haberler anlamında öğreniyoruz ama sayın başkanın açıklamalarına baktığım zaman demek ki hükümetin bakanı ile Rtük aynı görüşte ya da hassasiyetlerden söz edilerek o hassasiyetler içerisinde demokrat olma meselesi aranıyor. Şimdi olaya böyle baktığımız zaman bazı konularda biraz netleşmemiz gerektiği fikrindeyim. 3984 sayılı kanunun amacı radyo ve televizyon yayınlarının düzenlenmesi radyo televizyon üst kurulu’nun kuruluş yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi. Yine radyo televizyon üst kurulu’nun bu kanuna bakıldığı andan itibaren de özerk ve tarafsız kamu tüzel kişiliğine sahip yani kamu görevlisi değil radyo televizyon üst kurulu, aksine kami tüzel kişiliğine sahip özerk bir kuruluş. Yani tarafsız bir kuruluş ama açıklamaları dinlediğim andan itibaren de hassasiyetler içerisinde davranılması gerektiği söyleniyor. Demek ki çok fazla hukukla alakalı veya demokrat olmakla veya demokratik hukuk devleti olmasıyla ilgili olmak üzere de çok fazla da bir tartışmaya gereksinim yok. Başka türlü söyleyelim, karara verecekler nasıl yayın yapılması gerektiği konusundaki karara uyacağız. Yayın kuruluşlarına düşen ne? Meslek ilkelerimize uygun mudur, değil midir? Ne basın konseyi’nin, ne Türkiye gazeteciler cemiyeti’nin, ne meslek ilkelerinin, basın konseyi meslek ilkelerinin, ne de Türkiye gazetecileri hak ve sorumluluk bildirgesi’nin terörden yana olduğunu kimse ileri süremez. Aksine teröre karşı olduklarını söylerler. Şimdi böyle bir ortam içerisinde neye karar vermemiz gerekiyor? İzniniz olursa dedi sayın başkan, karardan bir bölümünü okuyayım dedi. Okuduğu bölüm bakanın talepte bulunduğu bölüm ve kararda davanın özeti olarak yazılı olan yer. O zaman ben izin verirseniz ben karardan bir bölüm okuyayım. Bu yürütmeyi durdurma kararının içerisinde şunlar söyleniyor; yayınların önceden denetlenemeyeceği ve durdurulamayacağı ilkesinin istisnasını oluşturan bu düzenlemenin, yani yayın durdurmak istisnadır. 25. nci maddede yayın durdurmayı istisna olarak kabul etmektedir. Yayının önceden durdurulması niteliğinde olması nedeniyle. Yani önceden yayın durdurduğunuz için diyor Danıştay, yayın özgürlüğü kısıtlanmıştır, bu haliyle yasaklama niteliği taşıması karşısında kapsam ve sınırlamalarının açık ve somut bir biçimde durdurma kararında belirlenmesi zorunlu olup bu husus demokratik rejimlerin önemli unsurlarından birini oluşturan yayın ilkesinin ve yayın özgürlüğü ilkesinin de gereğidir. O halde siz radyo televizyon yayınlarını düzenlemesi bakımından hükümetin bakanı iseniz bunu dikkate alarak bir karar yazacaksınız, bunu dikkate alarak bu istisnayı yerine getireceksiniz ve yayıncılar da açık ve net olarak neyin yasak kapsamında olduğunu bilecekler. Yoksa bu karar okunduğu zaman haber bültenleri bundan ayrıdır diye bir sonuç çıkmıyor, asla böyle bir sonuç da yok. Tam aksine sınırları belli olmaması nedeniyle önceden istisnai anlamda bir yayın durdurma gerçekleştirdiğiniz taktirde bu demokratik temel ilkelere ve demokrasiye aykırıdır diyor bu karar. Siz buna hükümet olarak itiraz edersiniz. Sayın Güzel’in ifade ettiği biçimiyle radyo televizyon üst kurulu’nun burada hiçbir fonksiyonu yoktur. Sadece bu anlamda kuruluşlara böyle bir karar var diye tebliğ eder.

Can Dündar: Ama başkanın dediğinin aksine siz haberleri de içine alan bir sansür uygulaması olduğunu söylüyorsunuz.

Fikret İlkiz: Bu ama açıkça sansürdür, yani önceden denetim ve bakanın yazısını okuduğunuz zaman 21.10.2007 tarihinde meydana gelen olaylarla ilgili olmak üzere televizyon yayınlarının durdurulması uygun görülmüştür diyor ve bu durdurma kararını Rtük’e bildirdiği andan itibaren de o durdurma kararı yayın kuruluşlarına tebliğ ediliyor. Ne kadar tuhaf bir şey ki bu karar tebliğ edildiği saatte de yani 23.10.2007 tarihinde Trt 3’ten terör konusundaki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yayınlarını izlemeye başladık ve Trt 3 yayınlarında açıkça niçin bu anlamda bir yasağa gerekli olduğunu veya terör olaylarıyla nasıl baş edilmesi gerektiğini tartışıyordu, bizde izledik. Demek ki meclisten yapılan yayının en önemli özelliği bize bir bilgi aktarmaktır. Biz terörle nasıl baş edeceğimiz konusunda bilgi sahibi oluyoruz. Yani meclis tartışıyor ve meclis tartışmalarını televizyondan izleyebiliyoruz. O halde böyle bir yayın yapmak da en azından Neden programında bu tartışmayı gerçekleştirmek de hassasiyet olarak kabul edilmesi gerekli olan en önemli adımlardan birisidir. Çünkü tartışmadığınız taktirde, konuşmadığınız taktirde tayin ettikleri ölçüde yayın izleriz, tayin ettikleri ölçüde o yayınlarla ilgili olmak üzere ifade özgürlüğümüzü kullandığımızı zannederiz. Siz söylediniz, bu konu sadece Türkiye'nin bir konusu değil ama ne kadar tuhaf bir şey ki bu konunun nasıl düzenlemesi gerektiği, yani kriz zamanlarındaki ifade özgürlüğünün ne olduğu, kriz zamanlarında, savaş zamanında, çatışma zamanında gazetecilerin halka nasıl bilgi aktaracağı konusu 2005 yılında radyo televizyon üst kurulu tarafından hazırlandı. Yani radyo televizyon üst kurulu 10-11 Mart 2005 tarihinde Kiev’e gitti. Bu yeni politikalar anlamında, yani Avrupa’daki medya ve iletişim politikaları anlamında sorunun ne olduğu tespit edildi ve sorunun ne olduğu tespit edildikten sonra da sayın Beşir Atalay tarafından özellikle ifade özgürlüğünün kullanılması açısından nasıl bir yol izleneceği konusu da kıta Avrupa’sında bulunan diğer ülkelere biz yol gösterdik, biz rapor hazırladık.

Can Dündar: Şimdi yeniden keşfediyoruz bunları öyle mi?

Fikret İlkiz: Şimdi biz 2005 yılında yani 10-11 Mart 2005 tarihinde yapılan ve gerçekten radyo televizyon üst kurulu’un dış ilişkileri tarafından emek verilerek harcanan bu konudaki kriz zamanlarındaki ifade özgürlüğünün nasıl olacağı konusunda herhalde yeniden Amerikayı keşfetmenin bir gereği yoktur.

Can Dündar: Ben o konuda o raporun özellikle ayrıntıları konusunda size yeniden geleceğim. Bu ilk turda daha çok hukuki mütalaanızı almış oldum, teşekkür ederim. Sayın Ekşi’ye döneceğim. Biraz önce sayın Tunç’un söylediklerinden yola çıkmanızı rica edeceğim. Bir defa yazılı basını da içine alan bir savaş çığırtkanlığı yaptığının medyanın genel olarak eleştirisini yaptı sayın Tunç. Bu konuda özellikle Hürriyet özelinde siz bunun izlerini görüyor musunuz? Basında sizin de böyle bir gözleminiz var mı, bir. İkincisi de, nasıl bu işin altından kalkarız konusunda sizden de görüşler rica edeceğim. Sayın Tunç’un önerilerinin yanı sıra sizin, özellikle hükümetin tavrı, hükümetin halkı bilgilendirmesine dair de söyleyecekleriniz olacaktır mutlaka.

Oktay Ekşi: Birinci noktayı hemen kestirmeden ifade edeyim. Teknik bir husus var benim karşımda. Somut olarak ben Hürriyet’tir, başkadır, Cumhuriyet’tir, şudur, budur herhangi bir gazetenin yayını hakkında bu bağlamda görüş söyleyemem, niçin söyleyemem? Çünkü gazetelere de intikal etti, bazı meslektaşlarımız bu tür yayınları basın konseyine getirme kararında olduklarını ilan ettiler, isim de verdiler. Ben basın konseyi başkanı sıfatıyla o yayınlar hakkında herhangi bir şey söylemem, söylememem gerekir. Çünkü görüş nasıl ihsası rey değil mi Hasan bey? Daha doğru ifade eder. İhsası reyde bulunmuş olurum, o doğru değil açıdan ama genel olarak gerçekten yazılı basında biraz daha az olmak kaydıyla sözlü ve görüntülü basında maalesef ayarı kaçık bir süreci yaşadığımız için zaten buradayız. Onunla ilgili temel düşüncem bu, yanıtım yahut bu. İkincisi, bu konuda ne yapılabilir sorusuna ilişkin bir yanıtım var. Bizim 2003 yılında yaşadığımız çok ciddi iki terör olayı var, anımsayalım. 15 Kasım 2003, 20 Kasım 2003. İstanbul’da çok büyük patlamalar oldu ve o zaman biz basın konseyi olarak meslektaşlarımızı bir toplantıya çağırdık. Radyoların, televizyonların ve yazılı basının yöneticilerini burada bir otelde 50-60 kişilik de bir toplantı oldu. Bu konuyu görüştük, ne yapılabilir böyle terör olayı veya sadece terör değil toplumsal boyutu büyük olaylar karşısında acaba yayıncılığımızı nasıl bir kurala bağlayabiliriz diye. Orada vardığımız hususlar Fikret İlkiz:’e teşekkür ederim, metini o sağladı. Örneğin şu var; terör örgütlerinin propagandasına hizmet edecek yayın yapmamak. Yani yayında onu göz önünde tutmak. Teröristler hakkında gerilla, militan gibi aklayıcı veya yüceltici sıfatlar kullanmaktan kaçınmak, özellikle toplumsal boyutları önem taşıyan olaylarda can kaybı ve benzeri konularda haberin kaynağı konusunda izleyiciye mümkün olduğunca açık bilgi vermek. Çünkü bizde şu kadar ölü deniyor, bunu sana kim bildirdi, hangi kaynaktan bu bilgyi aldın o katiyen söylenmiyor. Bir nokta daha var, kamuoyunda tramvatik etki yapabilecek fotoğraf, haber vermekten kaçınmak. Böyle bir şeyi verme zorunluluğu varsa habercilik açısından önceden uyarıda bulunmak. Yani böyle bir şey var, gerekçesiyle birlikte uyarıda bulunmak. Şimdi aşağı yukarı bu çerçeve içinde toplanmış yaklaşımla düzenleyici olunabilir. Bir de şey var; olaylara olabildiği kadar deneyimli gazeteci göndermek, çünkü o da maalesef bu sakıncanın tablonun doğmasında genç, heyecanlı meslektaşlarımızın ....

Can Dündar: Hükümet açısından yapılabilecek bir şey yok mu? Mesela Pazar günü bir boşluk oluştu.

Oktay Ekşi: Hükümet açısından tabi var. Şimdi efendim son günlerde yine yaşadık, gazetelerde pek çok haber var kaynağı belli değil, nereden geldiği belli değil. Ancak nadiren şu siteden alınmıştır diye görüyorsunuz. Şimdi az önce Fikret İlkiz’in söylediği gibi Amerikayı tekrar keşfetmeye ihtiyaç yok. Bu dünyanın her yerinde dediğim medeni ülkelerde işte Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ta yaptığını gördük, Bosna savaşı sırasında Nato adına yapılanları gördük. Daha çok, pek çok örnek var. Kamuoyunu bilgilendirecek mekanizmayı kurallarıyla işletir hale getirmeniz lazım. Sözcünüz olması lazım, yetkili sözcü olması lazım. Bu sözcü bilgileri saklamak için değil, kamuoyunu aydınlatmak için orada görev yapması lazım ve kamuoyu adına gazetecilerden gelen soruları sorumlu bir adam olarak yanıtlayıp kamuoyunu aydınlatması lazım. Bu mekanizma çok basit fakat bizde yok. Bizde yok, çünkü bizdeki yetkililer kendilerinin kamuoyuna sunulmalarını yani kamuoyunda kendilerinin rol sahibi görünmelerini katiyen terk edemedikleri bir iptila haline getirdiler, bunu askerde görüyorsunuz, bunu emniyette görüyorsunuz, bunu siyasi tablonun içinde görüyorsunuz. Her yerde hemen hemen bir tek bildiğim kadarıyla dışişleri bakanlığında bu mekanizma işler. Onun dışında her yerde bu dediğim zaaf vardır ve o yüzden kamuoyu doğru bilgilenmiyor, sağlıklı bilgilenmiyor, belirli sürelerle bilgilendirilmediği için de iş şansa bırakılıyor ve sonunda bu kaos doğunca da önce onlar asıl olayın failleri yani bu tablonun doğmasının asıl sorumluları bakıyorsunuz karşınıza davacı olarak çıkıyorlar. Hükümete gidiyorlar hemen bir gazetelerin, radyoların, televizyonların boynunu sıkıp biz rahat edelim diye orada çare arıyorlar. Çok büyük yanlış aslında kendilerinde, onu bilmeleri lazım.

Can Dündar: Çok teşekkür ederim. Kısa bir ara vermeden önce sayın Güzel’e söz vermek istiyorum. Çünkü sayın Güzel ayrılacak birazdan. Onun için arayı vermeden sözü verelim istiyorum. Bir yandan evet hükümetin sorumluluğu var, medyaya düşen roller var. Biz medyanın rolünü özellikle burada çok ayrıntılı çizdik ama bir yandan da medyadan ciddi eleştiriler var sayın Tunç biraz önce dile getirdi. Hem bu kadar eleştirip hem çareyi medyadan beklemek ne kadar gerçekçi? Bu ikilemin içinden nasıl çıkabiliriz sayın Güzel?

Hasan Celal Güzel: Evet gerçekten ikilem bu ama ben şunu gördüm kendi siyasi tecrübemde ve medya içindeki kısa tecrübemde; bu aslında mümkün. Çok zor bu dengeyi kurmak, fakat bizim medya mensuplarının da tamamen sorumsuz olduğunu, sadece reyting ve tiraj düşündüğünü söylemek insafsızlık olur. Burada iyi bir diyalog kurmak ve belli bir mekanizmayı geliştirmek lazım. Mesela biraz evvel Oktay bey’in söylediği gibi ben kendi basın yayınla ilgili devlet bakanlığım sırasında bunu kendi arkadaşlarıma bir türlü kabul ettirememiştim. İşte rahmetli Turgut bey her hafta basının karşısına çıkardı ama onun dışında ne zaman önüne mikrofon uzatılsa ayaküstü bir şey söylerdi muhakkak. Şimdi aynı şeyi sayın başbakanımız da o tonton haliyle yapıyor. Kaldı ki bunu sistematik bir şekile getirmek lazım. Gerçekten dışişleri bakanlığında bunun bir geleneği var. Aynı şekilde hükümetin izin vermesiyle, haberdar olması şartıyla öyle zırt pırt muhtıraya benzer beyanatları kastetmiyorum. Genelkurmay başkanlığının da bunu yapması lazım.

Can Dündar: Bir sözcüsünün olması lazım.

Hasan Celal Güzel: Hele böyle bir harekat mevzu bahisse bunu mutlaka yapması lazım, bu bilgi boşluğunu ortadan kaldırmak lazım. İkincisi biraz evvel iyi misallerini de gördüğümüz bu otokontrol sistemi konusunda basın konseyi gibi kuruluşlar biraz daha aktif ve kendi aralarında zorlayıcı olmaları gerekir. Üçüncüsü, mesela gerçekten bu gibi hallerde idarenin yetkisinin olması gerçekten pratik faydalar sağlar ama ben belki şimdiye kadar söylediklerimle tenakus halinde görülebilecek başka bir teklifte bulunuyorum. Rtük kanununun bu ilgili maddesindeki yetkiyi de kaldırmak lazım. Yani 25. nci maddedeki yetkiye lüzum yok, bunun yerine mahkeme kararı zaten geçebilir. Usül bakımından mahkeme kararının süratli çıkarılması bakımından bir hüküm getirebilirsiniz.

Can Dündar: Yani bu yasağa yol veren yasa maddesi kaldırılmalı diyorsunuz?

Hasan Celal Güzel: Onun dışında hükümeti, idareyi aradan çıkarırsınız. Çıkardınız mı o zaman böylece hükümet de yıpranmaktan kurtulur, takdiri şekilde karar verme ithamıyla karşı karşıya gelmez veya bu şekilde de kullanmaz yetkisini. Ben şu anda böyle olduğu kanaatinde de değilim, baştan da söyledim ve aslında o kadar gürültü koparmasına rağmen bu şekildeki bir karar da netice vermiştir bana göre. Çünkü bir bölücü, tahrikçe televizyonun yayınladığı asker görüntüleri, kayıp asker görüntüleri böylece yayınlanmamıştır. 1-2 marjinal televizyon verdi ama ondan sonra yayından vazgeçildi. Zaten bazıları hiç yayınlamayacaktı. Mesela temsilcisi olan Show Tv aramızda, belki hiç yayınlamayacaktı.

Can Dündar: Bu hükümetin müdahalesi gibi caydırıcılık daha çok öne çıktı eylemden ziyade.

Hasan Celal Güzel: Bir caydırıcılık meydana geldi. Bunu yayınlaması iki bakımdan yanlış olur, birincisi gerçekten terör örgütünün propagandası yapılır ve Türk silahlı kuvvetleri, Türk güvenlik güçleri moral bakımından son derece kötü duruma düşürülür, zayıf gösterilir. İkincisi de, yok efendim biz bunun için yapmıyoruz, halkın milli tepkisini eleştirmek için yapıyoruz derseniz o zaman da sokağa dökersiniz. O bakımdan ....

Can Dündar: Ama örnek verdiğiniz Amerikan, İngiliz televizyonları bu tür şeyleri yayınlıyorlar biliyorsunuz. Yani orada mesela aynı örnek geçerli mi?

Hasan Celal Güzel: Bazen yayınlıyorlar, bazen yayınlamıyorlar. Mesela İngiltere’nin son biraz evvel de hocamız da o misali verdi. Son terör olayları konusunda, metro konusunda yayın organları çok ahenkli davranmışlardır, böyle bir tartışma çıkmadı. Aynı şekilde İspanya’da da bu olmadı. Amerika, ki bu konuda bir arada olması çok zor bir kıta devleti. Buna rağmen demin söylediğim gibi bir tek yaralının fotoğrafını gördünüz mü? Yani orada hiç yaralı yok muydu, hiç kesik bacak falan yok muydu? Bunu demokratik şekilde halletmek lazım.

Can Dündar: Ama mesela İngiliz askerleri Irak’taki zalimini, ya da Amerikan askerlerinin izleyebiliyoruz Amerikan televizyonunda ya da orada esir düşmüş askerlerle yapılmış röportajları izleyebiliyoruz.

Hasan Celal Güzel: Bakın yarın belki sınır ötesi operasyon başlar ve inşallah bu şekilde büyümez ama diyelim ki peşmergeler işin içine girer, derken Amerika girer, bizde çok ciddi bir savaş içinde oluruz. Onda dahi sıkı yönetim şartlarına bunu bırakmadan basının, medyanın kendi kendini düzelmesi lazım. Ben son olarak şunu söyleyeyim, vaktiniz az biliyorum. 12 Eylül’den sonra Turgut bey başbakan oldu, bende o gün müsteşar oldum başbakanlık müsteşarı ve falanca gazetenin genel yayın müdürü arıyor seni dediler. Tirajı yüksek gazetelerden birinin genel yayın müdürü. Buyurun efendim dedim, dedi ki; biz her gün genelkurmay başkanlığına atacağımız manşeti sorardık. Bunun üzerine de açtık sormak için, dediler ki; kardeşim artık biz karışmıyoruz. Bunun üzerine siz ne dersiniz dediler? Bende dedim ki; ya bizimle ne ilgisi var, deli misiniz siz? Hep tersini savunmadınız mı, bu nasıl olur filan diye yani öyle alışkanlık meydana getirmiş ki 12 Eylül. Tabi ismini veremeyeceğim bu gazetenin de, o kişinin de ama böyle bir netice olmuş. Yani basını bu hale getirmek de çok korkunç bir şeydir. O zaman buna resmen dikta yönetimi denir, kapalı rejim denir, bunun içinden çıkamayız. Onun için mümkün olduğu kadar bunu dediğim gibi içeriden halletmemiz lazım, otokontrolle halletmemiz lazım. Diyelim ki X televizyonu marjinal bir televizyon, buna bağladı bütün yayınlarını. Bence bütün basın yayının ona karşı olması lazım, ilk hamle bu olmalı. Ondan sonra yargı yolu ve diğer yasaklamalara geçilmeli diyorum.

Can Dündar: Çok teşekkür ediyoruz sayın Güzel hem bu görüşleriniz, hem bu katılımınız için.

Hasan Celal Güzel: Ben teşekkür ederim.

Can Dündar: Size veda ediyoruz, biz devam ediyoruz. İki önemli konu gündeme geldi aslında. Sayın Ekşi hükümetin başta olmak üzere sözcülük mekanizmasının dışında olduğu gibi özellikle genelkurmayın da içinde olduğu kurumlarca biran önce uygulamaya konması, dolayısıyla oluşan bu bilgilendirme boşluğuna başkalarının doldurmasının engellenmesi gerektiğini dile getirdi ve sayın Güzel de Rtük’ün söz konusu maddesinin kaldırılabileceğini, aslında kaldırılması gerektiğini dile getirerek aslında önemli bir katkı yaptı. Birazdan Show Tv Genel müdürüne yeniden döneceğiz ve bu pratikte uygulanma şansı olup olmadığını bu önerilerin, fikrini soracağız. Kısa bir ara vereceğiz, bizden ayrılmayın lütfen.

Can Dündar: Sizlerden gelen mesajlardan bir kaç örnek okuyarak devam etmek istiyorum. Faruk Üründül diyor ki; medya demokratik ülkelerde ve ülkemizde halkın gözü ve kulağıdır. Peki size halkın beyni olma hakkını kim veriyor diye sormuş. Metin Küsmüş; teröre tepki yürüyüşlerinde kızgın kalabalığın yığın mantığıyla önlerine çıkan birini ufak bir kıvılcımla hedef haline getirebildiğinin örneğini bizim ulusumuz çok yaşamıştır diye dikkat çekmiş. Murat Birlik; televizyon programlarına çıkan Türk silahlı kuvvetleri üyelerinin yorumlarının konunun anlamasını kolaylaştırdığını söylemiş. Yapılan sansürü siyasi kaygılardan kaynaklanan bir tecavüz olarak değerlendiriyorum demiş. Mustafa Kakat Amerika’dan bir örnek veriyor. Vietnam savaşı sırasında yerel bir mahkemenin yasaklama kararı; basın özgürdür, hiçbir gerekçeyle bundan vazgeçemeyiz diye durdurduğuna değinmiş. Dilek Ülkesal demiş ki; bir deprem olduğunda nasıl deprem uzmanları bilgi verebilirse, herhalde bu olayla da emekli askerlere sorulacak. Medya astronotlara mı sorsaydı demiş. Fatma Kaplan; yayıncı kuruluşlar kendilerini sadece orada görev yapan askerler ve aileleri yerine koysalar nelerin onları üzdüğünü, nelerin teröristleri sevindirdiğini anlayabilirler demiş ve Ural Altay; demokrasi sınırları olmayan halk ve özgürlükler anlamına gelmez. Sansüre katılmam ama bir kanalımızın ağıtlar yakması, namus elden gidiyor demesi vatanınız için, çocuklarınız için bilmem nerede kayboldun demek nasıl bir şeydir diye sormuş. Şimdi tekrar sayın Ayar’a dönmek istiyorum. Burada konuştuğumuz şeyler ne kadar gerçekçi? Yani ne kadar uygulanma şansı var? Gündelik pratiğin içinde olan bir yayın yöneticisi olarak medyaya sanki işi ihale etmiş gibiyiz. Tamam hükümet karışmasın ama medya kendi başının çaresine baksın diyoruz. Bu gerçekçi mi? Bir de genç bir arkadaşımızın sorusu var Mehmet’in. Onu alabilir miyim sayın Ayar’a yönelik, evet. O soruyu da alalım, ikisine birlikte cevap versin buyrun.

Mehmet: İyi akşamlar. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler 2. nci sınıf öğrencisiyim. Terörün en büyük amacı yaptığı eylemleri sansasyonel bir biçimde kamuoyuna aktarmak. Sizce medya bu eylemleri yayınlamalı mı, eğer yayınlarsa terör örgütlerinin amacına ulaşmak istedikleri amaca alet olunmaz mı?

Can Dündar: Evet buyrun.

Saner Ayar: Şimdi otokontrol gerçekçi mi ya da Türkiye’de medya bunun altından kalkabilir mi, kalkamaz mı? Bence kalkabilir, yani onu birazdan anlatacağım ama bu teröre ekran olup olmama ya da terör örgütünün amaçlarına uygun yayıp, hizmet edip etmeme meselesine gelince bizim bu konuda kafamız biraz karışık Türk halkı olarak. Bakın burada örneklerini getirdim bizim izleyici tepkilerimizin. Saat 11’de Pazar günü 13 şehit verdiğimiz günün saat 11’inde haber kanalları yayına başlamış. Bizimle birlikte genel eğlence kanalları, genel main stream kanal dediğimiz televizyon kanalları ise 11.47’de yayına başlamış. 11.47’den itibaren hepimiz yayın akışlarımızı değiştirmişiz. Fakat genel mailleri bir görseniz, bunların yarısı tamamıyla bizlerin vatanı satmak, şunlar, bunlar, aşağılıklar, burada ifade edemeyeceğim kelimelerle, hakaretle dolu mailler. Bir bu kadarı da yayınımızı kesip bunları yapıyor olmamızdan duydukları memnuniyeti aktarıyorlar. Burada örnekleri var, bunlar doğrudan radyo televizyon üst kurulu’na gelip bizim izleyici temsilcimize aktarılan mesajlar. Yani bu anlamda kafamız biraz karışık, izleyici tarafından, izleyici beklentileri tarafından. İzleyicinin bir bölümü diyor ki; işte Hrant Dink cinayetinde şunu yapan medya, burada niye bunu yapmıyor, işte şunları yayınlamalısınız, bunları yayınlamalısınız. Bir diğer taraf diyor ki; hayır sahiden teröre ekran olmamalısınız, işte yayın akışlarınızı bu anlamda biraz hafifletip belki devam etmelisiniz, bir bölüm diyor ki; hayır yas tutmalısınız. Bizim burada duruşumuz aslında çok net. Sahiden teröre ekran olmamamız gerekiyor. Terörün normal yaşantımızı Türkiye’deki ekonomik yaşantıyı, Türkiye’deki demokratik yaşantıyı sıkıntıya sokacak noktaya getirtmememiz ve ona izin vermememiz gerekiyor. Aslında bu sansür çabaları da bir anlamında terörün istediği bir şey gibi de geliyor bana bir noktada. Türkiye’de çünkü demokratik haklara vurulmuş en büyük darbelerden bir tanesi bu. Biz bu dönemi nasıl aşabiliriz? Ona gelince tabiki şey yani daha iyi insan kaynağıyla aşarız. Bugün hepimiz Bbc diyoruz, Bbc’nin işte yayın kitaplarını ya da yayın ilkelerini elimizden düşürmüyoruz ama biliyor muyuz ki Bbc’nin yıllık 6 milyar pound geliri var sadece televizyonların bandrollerinden. 6 milyar pound’un karşılığında Türkiye’deki toplam televizyon reklam pastası 1.1 milyar dolar 6 milyar pound’un Bbc’nin bütçesinin yanında. Böyle olunca Bbc’nin sadece kendine ve ülkeye dönük gazeteci yetiştirmek için bir Bbc gazetecilik okulu var Bbc normlarında gazeteci yetiştirebilmek için. Böyle olunca da işte uzman terörü yaşamıyorsunuz. Nasıl uzman terörü yaşamıyorsunuz? İşte eline sopayı alıp buradan girmeli, şuradan girmeli ya da kusura bakmayın ....

Can Dündar: Siz terörün uzmanı demiyorsunuz, uzman terörü diyorsunuz.

Saner Ayar: Uzman terörü diyorum, çünkü biraz önce sayın hocamın, iletişimci olan sayın hocamın bir canlı yayında bir televizyon markasını biz kötü örnek olarak derslerde gösteriyoruz terörü gibi aslında. Yani bir markaya ne kadar zarar verebileceği ya da o markanın tam bu dönemde yayın ilkelerini belirlemiş, bunları hayata sokmaya çalışıyor, bu dönemde bir etik kurulu oluşturmuş, Profesör Doktor Acar Batlaş başkanı. İşte Deniz Ülke Arıboğan var.

Can Dündar: Onları da takdir etti ama.

Saner Ayar: Sayın avukatımız var yani bütün bunlar aslında bir ölçüde ben arkada oturan arkadaşlarımızdan bu anlamda çok umutluyum. Çünkü halen Türkiye’de ben büyüyünce televizyoncu olacağım diyen çocuklar ya da arkadaşlarım iş başında değiller. Onlar iş başına geldiklerinde bu anlamda otokontrol mekanizmaları daha da toparlanacak, yayıncı duruşu dediğimiz o duruş daha da ortaya çıkacak ve sadece televizyon, radyo ya da gazete olarak değil bunun ısrarla altını çizerek söylüyorum, yazı, ses ve görüntü olarak çok farklı mecralarda biz artık kullanıcıya ulaşabileceğiz ve bu otokontrolle sahiden verimli sonuçlar alabileceğiz diye düşünüyorum.

Can Dündar: Çok teşekkürler.

Saner Ayar: Ben bu anlamda çok umutluyum.

Can Dündar: Çok teşekkür ederim. Umut verici bir mesajla bitirmiş oldunuz. Sayın İlkiz biraz önce yarım kaldığı yerden devam edelim.

Fikret İlkiz: Çok kısa ve peki.

Can Dündar: Evet toparlarsanız lütfen.

Fikret İlkiz: O zaman belki şunu söylemek lazım; Türk heyeti olarak Kiev’deki toplantıya hazırlanan metnin temel aldığı bazı uluslararası sözleşmeler var. Bu uluslararası sözleşmelerden bir tanesi de Avrupa insan hakları sözleşmesi. Yani ifade özgürlüğü bakımından 10.ncu maddenin altını çiziyor ama çatışma ve savaş durumlarında da her üye devletin gerekli önlemleri alabileceğine de özellikle atıf yapıyor. Çünkü gerçekten sözleşme. Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her taraf yani bu sözleşmeye taraf olan her devlet durumun gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere de ters düşmemek koşuluyla sözleşmede öngörülen bütün temel hak ve özgürlükleri askıya alabilir. Dolayısıyla devletinizin böyle bir hakkı vardır, bu sözleşmeden kaynaklanmaktadır. Yine savaş ve çatışma durumlarında Türk heyeti tarafından hazırlanmış olan bu rapor Kiev’de alınan bir numaralı siyasi kararda kendini göstermiştir. Yani ifade özgürlüğünün korunması, halkın gerçekleri öğrenmesi adına temel unsur olarak kabul edilecektir ama gazetecilerde sorumluluk içerisinde haberlerini yapacaklardır. Yani siz gazeteci olarak halkın haber alma hakkını yerine getirirken onlara gerçek ve doğru bilgileri ulaştırırken, onların ifade özgürlüğünü sağlarken görev bilinci içerisinde ve sorumlulukla hareket etmenizi aslında uluslararası sözleşmelerin tümü ve bizim iç hukukumuz söylüyor. O halde hukuk burada ne yapar? Hukuk burada bunu yapar. Bizim hukuken yapmamız gerekli olan nedir? Bizim kanunumuz olan uluslararası medeni ve siyasi haklar sözleşmesine baktığınızda herkesin bir müdahaleyle ile karşılaşmaksızın fikirlere ve ifade özgürlüğüne sahip olduğunu, fikirleri ve bilgileri elde etme hakkına sahip olduğunu görürsünüz. 20. nci maddede de bunun sınırlandırmaları gözükür. Çok basit; her türlü savaş propagandası hukuk tarafından yasaklanır. Ayrımcılığa, kin ve nefrete ve şiddete tahrik eden herhangi bir ulusal, ırksal veya dinsel düşmanlığın savunulması hukuk tarafından yasaklanır. O nedenle yönetenlerin de en azından savaş yanlısı olup olmamasını eleştirmek veya savaş ve çatışma zamanlarında barış haberciliğini ön plana çıkartmak hukukun gereğidir.

Can Dündar: Çok teşekkür ederim, sağolunuz. İki umut verici mesaj dinledik. Sayın Tunç sizinle bitireceğiz. Bir yandan düşünce özgürlüğü var, bir yanda savunma ihtiyacı var ülkenin ve bu ikisinin birbiriyle çatışır olduğu bir görüntü var. Bunun nasıl üstesinden gelinebilir? Bir de sayın Ayar da söyledi; yetişen yeni nesilleri sizler yetiştiriyorsunuz. Dolayısıyla hani insan malzemesini de düğümleniyor dedi Bbc’nin okulundan söz etti. Bunu inşa edecek bir malzeme var mı elinizde?

Aslı Tunç: Doğru ben yani genç kuşağa güveniyorum. Yani umutlu olmasam zaten bu işi yapmazdım ve yeni gelen kuşağın çok daha bilinçli, daha etik kollara sahip bir şekilde geldiğine inanıyorum. Bunu tabi teknolojik gelişmeyle birlikte dünyaya açılmanın da getirdiği bir şey olarak görüyorum. Yani internetler, bloklar, yani bu farklı bir gençlik olarak medyaya sahip çıkıyor. Daha önce bakılan sadece basın yayın penceresinden değil, çok daha büyük bir küresel medya penceresinden bakan bir kuşak var. O anlamda yani gençliğe karşı tabi onlarla çok birlikte olduğum için güvenim tam. Tabiki insan kalitesi önemli, fakat burada tabi yönetenlerin mantalitesi, günlük rutinde alınan ani kararlar ve tabi başvurulması gereken bir çerçeve. Sonuçta bizim yine hep Bbc’yi örnek veriyoruz ama sonuçta bir başucu kitabımızın olması. Yani belki her kurumun olması. Dolayısıyla belki genç çalışan arkadaşlara burada ne yapmalıyım dediği zaman yol gösterici bir kaynağın mutlaka olması. Tabi bunları tartışarak yani pek çok şey gündeme geliyor ama terör tartışmaları ve çatışma zamanı tartışmaları her zaman bütün ülkelerde bu ikilemler tartışılagelmiş. Benim hep vurgulamak istediğim yine barıştan yana bir tavır koymak. Yani sonuçta şiddet odaklı değil barış odaklı bir haberciliğe doğru kaymak. Bu nedir? Daha şeffaf, daha olayların nedenlerine inen, daha sorgulayıcı, daha serinkanlı, mesafeli bir haberciliğin öğretilmesi belki genç kuşaklara. Yani daha duygusallıktan ve ani tepkilerden uzak, bir adım geriden bakabilen bir habercilik. Yani böyle zamanlarda bu çok zor tabi ama burada amaç bence yapılması gereken şey bu diye düşünüyorum.

Can Dündar: Siz umutvar mısınız? Yani şu son medyanın fon verdiği sınava bakarak önümüzdeki süreçte. Çünkü belli ki önümüzdeki günlerde bununla daha sık uğraşacağız.

Aslı Tunç: Evet şu son bir haftanın sınavı pek iyi geçmedi açıkçası. Yani ne yazılı basında, ne de görsel basında. Ben yine umutlu olmaya çalışıyorum ama çok çok kötü örnekler görüyoruz ne yazık ki. Yani sektörün tabiki kendine dönük özeleştiri yapması güzel. Yani bir şekilde sorgulaması güzel ve kendi kaynaklarını kendilerinin yaratmasını umuyorum. Fakat dediğim gibi hiçbir eleştiriyi göze almayan bir sektörle zaten hiçbir şekilde baş edemiyoruz, evet.

Can Dündar: Sayın konuklarımıza çok teşekkür ediyorum katıldıkları için. Zannediyorum bu gecenin özetini bir defa bu son düzenlemenin bir sansür olduğu konusunda konuklarımız görüş birliği içindeler. Sansürün yanlış olduğu, doğru olmadığı konusunda görüş birliği içindeler ama bir yandan da ülkenin içinde bulunduğu koşullarda bir düzenleme ihtiyacının olduğu konusunda da zannediyorum herkes hem fikir. Medyaya bakıldığı zaman medyada ayar kaçtı dedi sayın Ekşi. Dozu taşırdık diye sayın Ayar ona destek verdi. O konuda bir özeleştiri dinledik burada hem yazılı basından, hem görsel basından. Hükümetin aslıda doğan bilgi boşluğunu doldurmak için biran önce sözcülük müesseseleri tesis etmesi gerektiğine dikkat çekildi ki o bilgi boşluğu bilmeyenler tarafından doldurulmasın ve nihayet tabi medyanın kendine çeki düzen vermesi, özeleştiri yapması, otokontrolü devreye sokması ısrarla üzerinde durulan bir konu oldu ve tabi barıştan yana saf tutmasını da sayın Tunç dile getirerek daha umutlu bir mesaj vermeye çalıştık özellikle gelecek kuşakların daha bu bilinçle yetişmesini umarak yayınımıza son veriyoruz. Bu gece programımızın tekrarı var, Cumartesi sabah yeniden yayınlanıyor. Ayrıca metnini yarından itibaren internet sitemizde bulabileceksiniz. Programı birlikte hazırladığım arkadaşlarımla birlikte haftaya yeniden görüşmek üzere hoşçakalın diyorum, iyi geceler efendim.


Ana Sayfa | Türkiye | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür Sanat | Doğal Hayat | Eğitim | Moda
Spor | Hava Yol | İletişim | Yardım | İzleyici Görüşleri | Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları