|
Konu:
Gayrişeffaflık ve Yolsuzluk
Konuk: İ.Ü. İktisat Fakültesi Prof. Dr. Mehmet Altan
Erdoğan
Aktaş: İyi günler. Türkiye'deki yolsuzlukların boyutu ekonomiye
verdiği zarar uluslararası bir kuruluşun yaptığı araştırmayla
somut olarak ortaya kondu. Uluslararası danışmanlık şirketi Price
Waterhouse Cooper'un araştırmasına göre Türkiye, gayri şeffaflık ve
yolsuzluklardan en fazla zarar gören dördüncü ülke. Şeffaf toplumu
ve şeffaflaşmayı Yakın Plan'a alıyoruz. Peki şeffaflık ne demek?
Toplum nasıl şeffaf olur? Türkiye gibi ülkelerin şeffaf olmasını
engelleyen ne? Konuğumuz İstanbul
Üniveristesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Altan.
Hocam hoşgeldiniz.
Mehmet Altan: Hoşbulduk.
Erdoğan
Aktaş: İsterseniz
bu kavramın tanımından başlayalım. Ne demek şeffaf olmak..?
Mehmet Altan: Şey bir nokta bırakmamak, yani yaptığın her
hareketin nedenini anlatabileceğin, sebebini açıklayabileceğin, görünürde,
gün ışığında hareket edebilmek. Bu toplum gün ışığında hareket
etmek istemiyor. Yani hem toplum olarak ve toplumun örgütlenmiş biçimi
olarak, devlet olarak, Türkiye kazandığından daha fazlasını,
haketmediğini almak için hep şartlanmadan gelmiş. Yani Osmanlı’da
bir rekabet olmaması, üretim olamaması, Osmanlı’nın bir talana
dayalı mali imparatorluk olması bizde kötü refleksler bırakmış. Ve
bu toplum bir şekilde hakettiğinden çok daha fazlasına yönelik
hareket, bir ister arzu içinde. Ve bunun da temelinde Osmanlı İmparatorluğu’nda
nasıl padişah istediğini istediği şekilde ödüllendiriyorsa, Türkiye
Cumhuriyeti’nde de devlet dağıtımcı bir rol üstlenmiş. Yani
normalde kapitalist bir ülkede rekabet vardır, insanlar üretirler, yarışırlar
ve hak ettiklerini piyasadan alırlar. Biz de Osmanlı’dan gelen bu kötü
tortu nedeniyle devlet paylaştırıcı rolünü üstleniyor. Paylaştırıcı
rolünü üstlendiği vakit, bu rekabetin olmadığı, üretim karşılığı
piyasadan senin hak ettiğini aldığın bir toplum olmaktan çıkıyor ve
bütün toplumu, siz yavaş yavaş uyuşturucuya alıştırır gibi hak
etmediği bir şeyi alabileceği fikrine yatkın bir hale getiriyorsunuz.
Bunu fiilen de doğruluyorsunuz. Bu saydamlıktan toplumu olduğu gibi
uzaklaştırıyor. Mesela, şimdi ne bileyim, Türkiye’de devletle
toplum arasında illegalite, yasal olmayanın üstünde bir anlaşma var.
Faili meçhulün peşine halk çok gitmiyor. Ama devlet de hazine arsasının
yağmalanmasına, kaçak elektrik kullanılmasına, rüşvetin üstüne
gitmiyor. Bu hukuk devleti olmaktan çıktığımız, devletin paylaştırıcı
rolünü üstlendiği ve bütün toplum olarak hak ettiğinden fazlasını
alma, bir beleşe, avantaya yatkınlık gibi bir durum ortaya çıkarıyor.
Siz hak ettiğinizin dışında bir şey aranıyorsanız tabiki saydam
olamazsanız.
Erdoğan
Aktaş: Peki
bu raporu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mehmet Altan: Bu rapor çok enteresan ama bu rapor kadar çok ilginç
olan bir başka rapor vardı. Sayıştayın 2000 yılı ropuru, mali yıl
raporunda inanılmaz şeyler söyleniyordu. Normalde kulağı hassas,
sizin çok kulağınız hassas ama aynı kulak hassaslığını toplumda
bulamıyoruz, habercilik açısından da müthiş bir haberdi o. Yani bir
manşetlerden inmemesi gereken bir rapordu ve o rapor bizim 1971 yılıyla
99 yılları arasında 116 milyar doların bütçe dışı harcandığını
söylüyordu. Ve aynı zamanda Türkiye’nin dış borçlarının bir
kaydının kuydunun, düzenli bir tutanağının olmadığını söylüyordu.
Eğer bir toplum 1971’le 99 yılları arasında 116 milyarı bütçe dışı
harcıyorsa bu ikinci görünmeyen bir gizli bütçesi var demektir. Ve bu
neden saydam olmadığını da anlatayım şimdi.. Çünkü saydam olmak
şudur; ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, vergimi veriyorum ve
devlet o vergiyle var oluyor. Ama bu vergiyi nereye harcadığımı göremiyorum.
Bu verginin harcandığı yeri göremezse direk vatandaş ve bunu
sorgulayamazsa, orası saydamlıktan gittikçe uzaklaşır ve kokuşmaya,
çürümeye başlar. Çünkü parlamentoların temelinde vergi vardır, o
vergilerin kontrolü vardır. Şimdi Sayıştay ki, Sayıştay nedir bu
sorduğunuz vakit üniversite öğrencileri bile bunu tanımlamakta zorluk
çekiyor. Ordan da saydamlaşmamız zorlaşıyor, Sayıştay, TBMM adına
kamu harcamalarını kontrol eden kurumdur. Ve ne gariptir ki Sayıştay’ın
yetkilerini arttırmaya yönelik bir yasa tasarısı bunu halk adına
denetlemeyi meclis adına yapıyor, meclis tarafından reddedildi. Şimdi
o Sayıştay, 2000 yılı mali raporunda diyor ki; ey ahali 1971 ile 1999
yılları arasında senden alınan vergilerin 116 milyar dolarlık kısmı
ki bu aşağı yukarı bizim bir yıllık toplam üretimimizin yarısından
fazla. Bütçe dışı bir şekilde harcandı. Bu toplumun hiçbir kendi
verdiği vergiler üstünde denetimi olmadığını, çok karanlık bir şekilde
paralarını harcadığını, kamunun para harcama olanaklarının kanun dışında
yapabildiğini gösteriyor. Onun için bu raporun söylediği daha önce
bir kez de bir başka anlamda Sayıştay tarafından söylendi. Ama bu
rapor özel sektörün de çalışmalarını vesaireyi de daha geniş
alanda irdeleyen bir rapor. Yani Türk toplumu şeffaf değil. Şeffaf
olmak çok zor bir iştir. Fakat şeffaf olduğunuzda çok güçlü
olursunuz. Şeffaf olmak için kendinize özgüven gerekir. Dünya çapında
üretebildiğinize emin olmanız lazımdır, rekabetten korkmamanız lazımdır.
Kimsenin yanına yanaşma değil birey olarak ayakta kalmanız lazımdır.
Ve Türk toplumunun genel özelliklerine baktığımız vakit, biz hepimiz
ilk okul 4’ten terkiz, çalışan iş gücünün yüzde 80’i
mesleksiz, toplam üretimimiz ulus olarak 5 milyonluk Norveç kadar değil
ve hepimiz bir şekilde beleşine devletten geçinmeye şartlanmışız.
Bunlar buranın şeffaf olmasını engelleyen hususlar. Ama buna daha
teknik olarak bakarsak, bütçedeki paralar nereye harcanıyor? Kim harcıyor?
Nasıl harcıyor? Onlara bakmamız lazım. Bir de bütçe dışı
meseleler var. Mesela Türkiye’deki silah alımlarıyla ilgili harcanan
paralar bütçede görünmez. Biz silahları neyle alıyoruz? Bunu kimse
bilmez. Mesela bu da gündeme gelmez. Şimdi bu harcanan paralar nasıl
harcanıyor, gündeme gelmedikçe, çünkü bunu gündeme getirenin de
muhakkak bir yerlerde bir kirli dosyaları, bilmem şeffaf, saydam olmayan
ilişkileri vardır diye, herkes herkesi çıkar, projektör tuttuğu
vakit, bir şekilde bir derdi varsa insanların bir şeffaflığın peşinden
gitmezler. Şimdi o toplumla devlet illegalitede, yani kanun dışında
mutabakat içindeyse kimse şeffaf olalım diye bir birini zorlayamaz.
Ordan da gelen bir sakatlık var.
Erdoğan
Aktaş: Şimdi
bu raporda enteresan bir noktaya daha değiniliyor. Bu raporda eğer üst
sralarda yer alıyorsanız ki ülkemiz dördüncü, kredi aldığınız
zaman risk oranınız fazla gösteriliyor ve buna göre krediyi geri ödemede
daha fazla para harcıyorsunuz bu yine rapora giriyor, vergi olarak yansıyor.
Ve böylelikle halkın geçim sıkıntısını da etkiliyor, aynı zamanda
tabi kaynakların dağıtımı ve harcanması konusunda da.. Bu olayın
mali boyutuyla ilişkisini nasıl açıklıyorsunuz..?
Mehmet Altan: Şimdi şeffaf olmadığı vakit bir toplum, şimdi
bu akılcı değil demektir. Akılcı olmadığınız vakit doğanın
kendisindeki akla karşı hareket ediyorsunuz anlamına gelir. Ve bunu çok
pahalı ödersiniz. Yani toplumların akılcı olmamasının maliyeti çok
yüksek. Biz bunun maliyetini sadece bu söylediğiniz anlamda, borcun
riski büyük olduğu için faizine bakmayın. Şimdi toplum olarak trafik
kazalarında ölenler, hastane kapılarında ölenler, yanlış teşhisten
ölenler, depremde ölenler, mesela ihale yasasını Türkiye de işleyebilirdi.
Türkiye’de bugün siyaseti nasıl finanse ediyorlar? İhale yasasıyla.
Halbuki Gümrük Birliği anlaşmasını, belirli bir paranın, limitin üstündeki
ihalelerin Avrupa Birliği düzeyinde herkese açılarak bir rekabet içine
sokulması şartı var. Bunu uygulasak, mesela Türkiye’de ihale mafyası
ortadan kalkar ve ihale mafyası ortadan kalktığı vakit, depremde ilk
önce kamu binaları çözmez. Ne bileyim, geçenlerde mesela damı uçtu
okulun, çocuklar öldü, çocuklarımız ölmez. Şimdi bu da bir şekilde
şeffaf olmanın dolaylı maliyetidir. Şimdi bu toplumsal olarak bu kadar
geri kalmışlığın, fakirliğin ve trafikte, depremde, şurda burda ölmenin
hepsinin aslında maliyeti şeffaf olmamakta yatıyor. Ben bunlarda şeffaf
olduğunuz vakit zaten riskli bir yer olmaktan çıkıyorsunuz, faizi de
ödemiyorsunuz. Ama o mali boyuta gelinceye kadar biz insan olarak, insan
zaiyatı olarak, geri kalmışlık olarak, yaşam kalitesi açısından
bunun bedelini ödüyoruz.
Erdoğan
Aktaş: Rapora
baktığımız zaman, demokratikleşmeyle ekonomik gelişim arasında şey
görünüyor? Bunu nasıl değerlendirirsiniz..?
Mehmet Altan: Demokrasi nedir..? Sizin vergi, şimdi devlet kutsal
falan değildir. Devlet hepimize hizmet etmekle yükümlü bir aygıttır.
Yani parasını bizden alır, yani devletin patronu benim. Normalde olmam
gerekir, ama Türkiye’de iş tersine dönmüş ve devlet halkın
patronu. Şimdi demokrasilerde siz bireyle yani vatandaşlık tanımına,
birey tanımına dayalı bir ilişki bu. Vatandan nedir? Hak ve yükümlülükleri
Anayasa’yla yasayla tanımlanmış bir ilişki biçimi devletle birey
arasında, neler yaparım neler yapar, neler yapamam, neler yapamaz, hak
ve görevler, yükümlülükler. Şimdi bu ilişkiyi yürüten esas temel
unsur vergidir. Ben vergi veririm o da bana hizmet sunar. Ben bu devlete
vergi verdiğime göre, dünyanın en ileri ülkesindeki en ileri vatandaş
kadar da hizmet talep ederim. Bunu vermediği vakit de yargılarım, sorarım.
Ben yönetilenim, o da yöneten. Ve yönetilenler vergilerinin karşılığını
alamadıkları vakit yönetenlerden hesap sorarlar. Demokrasinin özü
budur. Şimdi biz vergilerimizi eğer 71 yılıyla, Sayıştay’ın resmi
açıklamasında, 99 yılları arasında 116 milyarlık kısmının nereye
harcandığını bilemiyorsak, burda birey, vergi veren insan, vatandaş,
o toplumun en temel unsuru, kendi demokratik hakkını, yani hizmet alma,
hizmetin niteliğini sorgulama, vergisinin nereye gittiğinin peşine
gitme gibi en temel vatandaşlık hakkını kullanamıyor demektir. Şimdi
bu ekonomik olarak böyle bir hakkı kullanmadığınız vakit, demokratik
olarak da devletin size karşı davranışlarını, yer yüzü standartlarını
geliştirmesini, özgürlüğünüzün peşine de gidemiyorsunuz. Çünkü
bu özgürlüğün temelinde bu hesap sorma, denetleme unsuru var. Bunun
denetlenmediği bizzat Sayıştay tarafından söyleniyor. İşte silah alımlarını
de ben söylüyorum mesela, bir akademisyen olarak kimse bu işin içinden
çıkamıyor. Yani biz silahları nerden aldığımızı akademisyenler düzeyinde
bilemiyoruz. Bu alanlar bilemiyor.
Erdoğan
Aktaş: İlk
cümlelerinizde, toplumu bir nevi hak etmediği şeylere doğru gitmesine
alıştırmak dediniz. O zaman Avrupa Birliği’ni hak etmiyor muyuz
biz..?
Mehmet Altan: Şimdi Avrupa standartlarına baktığınız vakit bu
devletçe, burda piyasa ekonomisi yok. Onun için şeffaflık olmuyor.
Yani piyasa ekonomisinden Türkiye çok uzak, devlet çok ekonomide hakim.
Dağıtım rolünü üstleniyor. Bizim Avrupa Birliği’ni hak etmemiz için
dağıtımı siyaseten değil ekonomik olarak ürettiğimizin karşılığını
piyasada yapmamız lazım. Avrupa’da baktığınız vakit, kapitalist
sistemin piyasa ekonomisinin dağıtımını, insanların piyasadaki
rekabetleri sonunda ortaya çıkardığını görüyorsunuz siz. Eğer
devletin ekonomideki rolü bu kadar yüksekse ve çalıştığınızın
karşılığını ekonomik olarak değil siyaseten sizin dayandığınız
bütçeye göre alıyorsanız o Avrupa Birliği’nden uzaklaşıyorsunuz
demektir. Bir de çalışmanın, alın teri dökmenin karşılığında
bir şey aramak yerine, devlete yanaşarak siyasi kulislerde, siyasi şeylerde
taraftar bularak, yandaş bularak gizli saklı bir şekilde bir pay peşindeyseniz,
bir soygun peşindeyseniz, o Avrupa Birliği’nden tabiki uzaklaşıyorsunuz,
dünyadan da uzaklaşıyorsunuz. Bilgisayar çağı, saydamlık dışı
bir idareye de yönetime de izin vermiyor. Yani yer yüzü gittikçe
saydamlaşıyor. Ve Türkiye’nin en büyük temel sorunu bugün saydam
olmamaktır. Neden saydam değil? Çünkü saydamlıktan korkacak kadar
kendi öz benliğinde sakatlıklar görüyor.
Erdoğan
Aktaş: Hocam
çok teşekkür ederim bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için.
Mehmet Altan: Ben size çok teşekkür ediyorum, sağolun...
|