|
|
|||||
![]()
| ![]() | ![]() | ![]() | |||||||
| ||||||||||
| 16 Ocak Bir hayli zor geçen çocukluk ve ilkgençlik yıllarını anlatıyor Adnan Binyazar. Küçük yaşlarda çalışmak zorunda kalan, ilkokulla 14 yaşında tanışan birinin şehirden şehire sürüklenen acı dolu yılları, iç baymadan, serinkanlı, nesnel bir dille gözler önüne seriliyor. | |||
![]() |
|
Masalını Yitiren Dev / Adnan Binyazar / Can Yayınları, 284 sayfa
|
Tutun ve yüzleştirin hayatları diyordu İsmet Özel bir şiirinde, biri kör batakların çırpınışında kutsal, biri serkeş ama oldukça da haklı diye de ekliyordu arkasından. Üzerinde yaşadığımız topraklarda sürdürülen hayatları yüzleştirince acının kimin, utancın kimin payına düşeceğini bilemiyoruz henüz. Zihinsel konforlarının gerisinden gelip önlerine çıkan aynalara gülümseyenler de, küçük yaşlarından itibaren acıya çırak verilenler de ustalaştığında bir gün, kimler inci inci, kimler boncuk boncuk terleyecek, onu merak ediyoruz asıl. Siz orada öylece gülüşüp eğleşenler, gelincik sandığınız ölü çocuk tarlaları diyen mütekait şairlere inat geçiyorsanız gelincik tarlalarının kıyısından, dudaklarınıza birkaç damla kurumuş kanla birlikte kırpık et parçaları dokunmuyorsa bu kitabı okumasanız da olur. Çünkü, neresinden bakarsanız bakın size de bize de geçmiş olsunları Necatigilin... YAŞAMIN KIYISINDAN KARTPOSTALLAR |
|||
|
Üzerinde yaşadığımız topraklarda sürdürülen hayatları yüzleştirince acının kimin, utancın kimin payına düşeceğini bilemiyoruz henüz.
|
Eski büyük boy Varlık dergilerinde adına rastlamadıysanız eğer, muhtemelen tanımazsınız Adnan Binyazarı siz. Ağıt Toplumu adlı o güzelim deneme kitabını okumuş olmanız da ihtimal dahilinde değildir pek. Cicili - bicili, postmodernli, postyapısalcı, postmarkist, postliberal, artık adına ne derseniz deyin, oyunlarınızın - oyunbozanlarınızın, Masalını Yitiren Dev gibi hayat-ı hakikiye sahnelerine de ihtiyacı yoktur muhtemelen. Öteki Türkiye türünden kavramlar üretip Öteki Türkiyeye tepeden bakarken, sosyalist geçinip Marx Amcanın Highgate mezarlığındaki kemiklerini sızlatacak çeşmelerde alınlarınızı ve avuçlarınızı yıkarken, Müslüman geçinip işrethâne kapılarından destursuz çıkarken, bu türden hayatlara âşina olmanız ihtimal dahilinde değildir elbette. Acıyı filmlerde, yoksulluğu romanlarda, Godotu tiyatroda, Quasimandoyu operada, sevgiyi manzumelerde, çiçeği saksılarda, böceği kuşkularda karşılama lüksünden taviz de vermezsiniz muhtemelen. Ve ihtimaldir ki, şu satırlar size sadece hayli otantik ve egzotik gelecektir bütün bu ve benzeri nedenlerle: *** Bir gün, inek vurdu boynuzunu koyunun karnına, yırttı attı karnı boydan boya. Kaygan, yıvışık bağırsaklar tozlara bulandı birden. Kana kesti koyunun yünleri. Koyunu hemen yatırdı yere anam. Tozlanmış, kirlenmiş bağırsakları eliyle toparladı, tıktı koyunun karnına. Bir yorgan iğnesinin ucunu yakın da verin bana! diye seslendi. Dediğini yaptık. İğneyi aldı. Sağlamından bir de iplik geçirdi. Okşaya okşaya, Anam, kuzum... diye diye dikti koyunun karnını. Akşamüzeri olmuştu olay. O akşamın sabahı koyun ayağa kalkmış ot yiyordu kımıl kımıl. Sonraki yıllarda üç - beş kuzu da doğurdu. Dikilen karnında bir yırtılma da olmadı. Kardeşim Cengizle bana birer oyuncak kamyon almıştı babam. Kamyonlardan birinin rengi yeşil, birininki kırmızıydı. Her nasılsa yeşil bana düşmüştü. Oysa kırmızıdaydı gözüm. Onu kardeşimin elinden almak istiyordum. Uzun sürdü bu çekişme. Kamyonunu vermiyordu bana. Bir gün babam çok kızdı bize. Oyuncaklardan ikisini de tekmeledi attı. Çikolata alan, bizi koynuna sokup coşkunca seven babamın oyuncaklarımızı ezebileceğini düşünmemiştim hiç. Bir yanım yıkılmış gibi oldu (...) Oyuncaklarımızı kırarken ayağına küçük bir kedi yavrusu takılmıştı. Bir tekme de ona attı. Bav diye bir ses çıkartmıştı kedicik. Çırpınmaya başlamıştı. Biz iki kardeşi alıp başka yere götürmüşlerdi. Kedinin öldüğü söylendi. Korkmayalım diye, yakınlardan biri, kedilerin ölmeyeceğini, onların yedi canlı olduğunu gizli gizli anlatmaya çalıştı. Kedi ölmesin, kedi ölmesin... diye geçiriyordum içimden. Bir gün sonra kedinin ölüsünü çöplükte gördük. Yanında da ezilmiş kırmızı, yeşil boyalı kamyonlarımız. Ağzı yamulmuştu kedinin. Kamyonlarımız gibi, ezilmiş teneke gibiydi tüyleri. Pis, ölümsül bir görünüm almıştı kedi. Bir başka varlık için ilk ağlayışım böyle başlar. Ölümün korkunç yalnızlığını o kedide gördüm. Bu, bir bakıma benim de yalnızlığımdı. Parmak uçlarımın soğuktan buza kestiği ayazlı bir İstanbul kışında, Beşiktaş pazarında bir kadın yanıma yaklaştı. Hep de kadınlar yaklaşıyor. Erkekler ya pazara gelmiyorlar ya da yüklerini kendileri taşıyorlar. Acıdan kıvranan çocukların durumunu ancak bir kadın anlar. Çocuklar, kadınların acıma duygularını daha bakışlarından sezerler. Kadın, duyguların kesiştiği insanlık noktasında, kirlere bulanmış bir hamalı bile kendi çocuğundan ayırmaz; bir anda, dünyanın bütün çocuklarını karnında barındıran kutsal ana olur. Kadının, acıma duygusuyla tensel ürpertiler geçirdiğini de ancak çocuk sezer. Çocuk, sesinden, gözlerinden algılar bu duygu geçişimini. Çocuk umandır, sarmalanmak isteyendir... Kadın, acıma duygusunun, sevginin yaratıcısıdır. |
|||
|
...Çorba mı? Sıcak çorba yüzü görmeyeli kaç ay oldu?.. Sıcak çorba sözü, yüreğimde sıcak odaları, buğusu tüten yemekleri çağrıştırdı...
|
Omzumu okşayarak, bana, Gel bakalım, seninle gidelim, meyveler, sebzeler alalım, diyen, öyle bir kadındı. Bu seste, bir ananın koruyucu damarlarında dolaşan kanın çağıltısı vardı. Sanki hiç doğmamıştım; o kadının rahminde can bulma tırmanışları içindeydim. Beni o rahme kim yerleştirmiş olursa olsundu; erkekler, kadının dölyolunda dolaşan turistik yaratıklardır; yaratan, canından can veren, bu canı karnında dokuz ay koruyan kadındır. Yüreğimi dolduran bu duygularla takıldım kadının arkasına. Beni orada burada dolaştırmadan, her zaman alışveriş ettiği bildik manava uğradı. Meyvesini, sebzesini oradan aldı. Ev pazara uzak değildi. İki yüz metre vardı yoktu. Yükü boşaltırken, Ayakkabılarını çıkar gel, sana bir kaşık çorba içireyim, dedi. Çorba mı? Sıcak çorba yüzü görmeyeli kaç ay oldu?.. Sıcak çorba sözü, yüreğimde sıcak odaları, buğusu tüten yemekleri çağrıştırdı. Ah! O kadının omuzlarımda dolaşan yumuşak elleri... *** Hayat-ı hakikiye sahneleridir bunlar. Hayret bişeysin sen de! diyerek geçiştirebilir, yüreğinizi göğüs kafesinizden yarım metre taşra düşürerek tumturaklı muhabbetinize kaldığınız yerden devam edebilirsiniz de. Yahut, Çek git be kardeşim, adamın derdi seni mi gerdi gibisinden yöresel, Benim adım Thomas, bunlar bana komaz! türünden evrensel vecizelerle balkona çıkıp derin bir nefes de alabalirsiniz. Uygarlık, merhameti yok eder diyen de Adnan Binyazardan başkası değil ki zaten... |
|||
|
Ancak, hatırlanmasından veya hatırlatılmasından ürkseniz de, kirpiklerinizi saatin akrebini takip ederek kovuğuna doğru bükseniz de kaçış yok, çünkü olay Türkiyede geçiyor.
|
Ancak, hatırlanmasından veya hatırlatılmasından ürkseniz de, kirpiklerinizi saatin akrebini takip ederek kovuğuna doğru bükseniz de kaçış yok, çünkü olay Türkiyede geçiyor. Siz içine iyice yerleştiğiniz yarım metrelik varoluş alanında global düşler kurup kapılarınıza kilit üstüne kilit vursanız da olay Türkiyede geçiyor. *** Usta, çırpı kollarım omuzlarımdan düşünceye kadar çalıştırıyordu beni. Bulaşıkları yıkamadan dükkândan ayrılmam ölüm fermanımı yazmam demekti. İşlerimi bitirdiğimde, Usta yan verip oturduğu sandalyede kestiriyorsa, bunu fırsat bilip soluğu aktar dükkânında alıyordum. Binlerce baharatın bulunduğu vitrinin önü, masallarla beslenmiş dünyamın renkleriyle doluydu. Orada, Ustanın beni arayan sesini duyuncaya değin, büyülenmiş gibi, öyle dikilip duruyordum. Beni ilgilendiren, baharat değildi, tezgâhın üstüne serpiştirilmiş kitaplardı. Vitrinin camına alnımı dayadığımda raflardaki öbür kitapları da görüyordum. Kitapların, sevgilileri sarmaş dolaş gösteren kapaklarında, önceden dinlediğim hikâyelerin kişileriyle bir araya geliyor, mutluluk içinde yüzüyordum. Kapaktaki resimlerde, dinlediğim Doğu öykülerinin katıksız sevgileri, bitmez tükenmez özlemleri vardı. Kitaplara bakarken, dayaklardan, aşağılanmalardan kurtuluyor, sevgilerin kucağına sokuluyordum. Usta, acı çektirmekten, sadistçe dövmekten büyük haz duyardı. Her gün üç - beş kez döverdi beni. Komşu dükkâncılar onun elinden kurtarmaya gelirlerdi çocuk gövdemi. Verilen bahşişleri bile alırdı elimden. Oysa ben o bahşişleri Darülacezedeki kardeşime harçlık olarak biriktirmek isterdim. Çok da küfrederdi. En büyük övüncü, beni sokaktan kurtarmış olmasıydı. Beni adam edeceğine inanırdı. İş sahibi edecekti beni, evlendirecekti. Böylece kurtulacaktım! Adamın tutumu bilinçlendiriyordu beni. Ondan korkmamayı öğrendim bir süre sonra. On yaşıma varmıştım herhalde. Çok hareketli, herkesle dövüşen bir çocuktum. Bu yaramazlıklardan dolayı birkaç kez polise şikâyet bile edildim. Bir gün, kırmızı acı biberi suratıma çarpıverdi. Gözlerimin dışarıya fırladığını sandım (...) Bir gün de maşayı sol elimin orta parmağına yapıştırıverdi. Tırnak acısının ne olduğunu o zaman öğrendim. Şimdi, sol elimin ortaparmağının tırnağı çatlaktır. Tırnak bir çatladı mı, yaşam boyu sürüp gidiyor bu çatlaklık (...) Bu savaştan da bu yaralarla kurtuldum. Bu yaraların yüreğimde açtığı oyuklar ise sağalmadı hiç. *** Bu can yakıcı satırlar da ilgilendirmeyecektir sizi muhtemelen. Bu can yakıcı satırların yazarı Gazi Eğitim Enstitüsüde hocamdı benim. Onsekiz yaşın kaytan bıyıklı günlerinde, sol elinin orta parmağındaki tırnağın neden çatlak olduğunu hep merak ettiğim ve nihayet öğrendiğim hocam. Adnan Binyazar... Öyle ya, sizin için ne yazar! | |||
|
|||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||
| Ana Sayfa | Güncel | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür & Sanat | Spor | Hava Durumu | Haber Özetleri | Arama | NTVMSNBC Hakkında | Yardım | Spor Yardım | Tüm Haberler | Araçlar | NTVMSNBC Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları |
|||||||||||||||||