81. Oscar Akademi ödülleri
Kate Elizabeth Winslet 5 Ekim 1975 tarihinde İngilterede doğdu. 11 yaşındayken İngilterede bir tiyatro okulunda drama dersi almaya başlayan Winsletın babası Roger Winslet ve annesi Sally Winslet oyuncuydu. Kardeşleri Anna, Beth ve Joss da aile mesleğini sürdürdü.
1994 yılında beyazperdede Peter Jackson imzalı Heavenly Creatures filmiyle izleyicilerin dikkatini çekmeyi başaran Winslet, 1995 senesinde ise Sense and Sensibility filmindeki performansıyla ilk Akademi Ödülü adaylığını alarak izleyici kitlesini arttırdı. 1996 yılında filmografisine Jude ve Hamlet gibi filmleri ekledi ve kariyerine 1997 yapımı gişe rekortmeni Titanic ile aldığı yeni bir Akademi Ödülü adaylığıyla devam etti. Bu filmle dünya çapında ismini duyuran aktris, Titanicten sonra daha çok bağımsız ve düşük bütçeli filmlerde oynamayı tercih etti. 1998-99 yıllarında Anna and the King ve Shakespeare in Love gibi filmlerdeki başrol tekliflerini reddederek, aynı dönemde Holy Smoke ve Hideous Kinky gibi bağımsız filmlerde rol aldı.
Kariyeri boyunca genelde dönem filmlerinde oynadı. 2004te Johnny Depp ile başrolleri paylaştığı Finding Neverland sonrası, orijinal senaryosuyla dikkat çeken Eternal Sunshine of the Spotless Mind filminde çizdiği bambaşka bir Kate Winslet imajıyla, dördüncü kez Oscara aday oldu. 2005te filmografisine müzikal bir yapım olan Romance and Cigarettesi de ekledikten sonra, farklı türlerde dört yapımla ( The Holiday, Flushed Away, All the Kings Men ve Little Children ) 2006da gündemde kalmayı başardı ve Little Children filmiyle Akademi üyeleri tarafından beşinci kez Oscar adaylığına layık görüldü.
 |
|
THE READER
Alman yazar Bernhard Schlinkin tüm dünyada çok satan aynı adlı Okuyucu (Der Vorleser/The Reader) adlı 1995 tarihli romanından sinemaya uyarlanan filmin başrollerini Titanic filminin yıldızı İngiliz oyuncu Kate Winslet, Ralph Fiennes ve David Kross üstleniyor. Yönetmenliğini Billie Elliot filmiyle tanınan Stephen Daldrynin üstlendiği filmin senaryosunu ise David Hare yazdı. İkili The Hoursda da birlikte çalışmıştı.
Her ne kadar başlangıçta rol için ilk düşünülen isim Kate Winslet olsa da yıldız aynı zamanda Revolutionary Road filminde de yer aldığı için rol Nicole Kidmana verilmişti. Ancak çekimler başladığında Kidman, hamileliği yüzünden rolden çekildi ve Winslet tekrar kadroya katıldı.
Daha gösterime girmeden sözü edilen yapımlardan biri olan The Readerda anlatılan aşk öyküsünün erkek kahramanı Michael Bergin gençliğini canlandıran David Kross, filmin çekimleri başladığında henüz 18 yaşını doldurmadığı için yönetmen Daldry, sevişme sahnelerini bekletmek zorunda kaldı. Bu sahneler Krossun 4 Haziranda 18 yaşına girmesinin ardından çekildi.
Bu arada İkinci Dünya Savaşında geçen filmin Sachsenhausen Toplama Kampında yapılacak olan çekimlerine Alman yetkililer tarafından izin verilmedi. Alman yetkili Horst Seferens kampın yalnızca belgesel film yapımcılarına açılabileceğini, binlerce Yahudinin öldürüldüğü bu mekanın çok kötü anıları yeniden tazeleyeceğini açıkladı.
Filmin öyküsü
Görünen gerçeğin ardında her zaman bir sır gizlidir... Ve bazen bu sırlar gerçekten de insanın nefesini kesecek kadar şaşırtıcı olabilir... Bu sıradışı aşk hikayesi işte böyle, insanı şaşırtan ve yaralayan gerçekler üzerine kurulu.
Edebiyat eleştirmenlerinden tam not alan ve bugüne kadar 38 dile çevrilmiş olan kitabın uyarlamasında, II. Dünya Savaşı sonrasında Almanyada Michael isimli bir gencin (David Kross) kendisinden yaşça büyük Hanna Schmitz adında bir kadına (Kate Winslet) aşık olması ve sonrasında gelişen olaylar anlatılıyor.
Henüz on beş yaşında bir genç olan Michael Berg kızıl hastalığına yakalandığı sırada Hanna adlı bir kadın ona yardım eder. İyileşmesinin ardından Michael bizzat teşekkür etmek için Hannanın evine gider. Aralarındaki ilişki hızla tutku dolu bir aşka dönüşür. Zaman içinde Michael, Hannanın kendisine yüksek sesle kitap okunmasından hoşlandığını fark eder. Bu edebiyat ve aşkla geçen dönemin ardından ikilinin ilişkisi bir gün Hannanın ansızın ortadan kaybolması ile biter. Hanna ardında kalbi kırık ve kederli genç bir âşık bırakmıştır. 8 yıl sonra artık bir hukuk öğrencisi olan Michael, Nazi Savaş Suçları Mahkemesinde gözlemcilik yaparken, Hannaya mahkemede sanık sandalyesinde rastlar. Hannanın gizli geçmişi aydınlanırken Michael ikisinin de hayatını derinden etkileyecek sırrı ancak bu zaman keşfeder. Şimdi sorulması gereken soru şudur:
Bir sırrı korumak için ne kadar ileri gidilebilir?