Mirgün Cabas: Siz Başbakanın geçen Cumartesi başlayan çıkışlarını neye dayandırıyorsunuz?
Ergun Babahan: Anladığım kadarıyla sayın Başbakan, bir defa son dönemde Türkiyede yaşanan kapatma davası ve partisine yönelik girişimlerden dolayı sinirli. Bu son iddianamede Deniz Feneri olayında bazı gazetelerin buradaki yolsuzluk iddialarına Başbakanı bizzat karıştırma çabası içinde olduğu yolunda bir inanç oluşmuş kendisinde sanıyorum. O nedenle buna karşı sert bir tepki verdi. Bu tepkiyi verirken de daha önce çeşitli özel toplantılarda dile getirdiği, uçak yolculuklarında gazetecilere hep söylediği medyanın iktidardan bazı talepleri olduğu, bu talepleri karşılanmadığındaysa muhalefet yaptıkları ya da bel altı vurmaya başladıkları yolundaki inancını pekiştiren bir gelişmeydi sanıyorum bu. Bu noktaya aslında sadece Tayyip bey döneminde gelmedik, bizim uzun zamandır vurguladığımız gibi, önceki gün Yavuz Baydarın yazdığı gibi, benim ilk dönemde çok üstünde durduğum gibi, gazeteci kimliğiyle işveren kimliğinin birbirine karışmasından kaynaklanan sıkıntıların dışa vurumu için bir vesile oldu bu. Belki de hayırlı oldu, ne kadar insanları toplumun bir kesimini, biz medya çalışanlarını rahatsız etse de, huzursuz etse de Türkiyede medyanın yeniden şekillenmesi için iyi bir fırsattır diye düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Peki buradan bu kavga bitecek mi, nasıl bitebilir, bitmezse ne olur, biterse ne olur? Biraz da geleceğe yönelik neler düşündüğünüzü, anladığım kadarıyla bunun hayırlara vesile olacağını düşünüyorsunuz, bundan sonraki seyri hakkında nasıl bir öngörünüz var?
Ergun Babahan: Başbakan bir iki defa daha bunun üzerinde durur ama bundan sonra kendi mecrasında unutulur gider diye düşünüyorum. Fakat sağlıksız bir ortam doğdu tabi. Her türlü eleştiride tekrar yeniden bir çıkar kavgası mı var, bir ilişkinin gölgesi mi düştü şeyi insanların kafasına takılacak. Ve bu her seferinde medyanın inandırıcılığına, itibarına vurulmuş yeni bir darbe olacak ne yazık ki. Hepimiz biliyoruz ki şu anda itibar inandırıcılık konusunda ciddi bir sıkıntı var Türkiyede.
Mirgün Cabas: Az önce durumu özetlerden Başbakanla Almanyadaki Deniz Feneri davasının ilişkilendirilmek istenmesinden kaynaklandığı tespitini yaptınız.
Ergun Babahan: Hayır Başbakanın öyle bir algılaması olduğunu tahmin ediyorum.
Mirgün Cabas: Peki siz olayın gelişimine bakarak gerçekten bir kasıt mı görüyosunuz yoksa gazetecilik refleksleriyle yapılmış ve mesleki açıdan sorgulanmaması gereken bir habercilik girişimi olarak mı değerlendiriyorsunuz bunu?
Ergun Babahan: Yani o medya grubuyla Başbakanın iş görüşmelerinin perde arkasını çok net bilmiyorum. Talepler nedir, ne gibi istekler olmuş, hangileri kabul edilmiş veya edilmemiş bilmiyorum. Zaten burada rahatsız edici olan insanların hem medya patronu, hem iş adamı kimliği taşıması ve Başbakanlığa kendi medya dışı ilişkilerini görüşmeye giderken hangi şapkasıyla gittiğini net bir şekilde ortaya koymaması. Bir de burada ortaya çıkan tabloda aynı gruba ait bütün gazetelerin ve köşe yazarlarının tek bir sesten, tek bir ağızdan, tek bir fikirden yola çıkıyormuş görüntüsü vermesi. Yoksa elbette her gazete, her yazar dilediğini özgürce yazabilmeli. Yolsuzluk varsa yolsuzluğu yazmalı, Başbakan da kendine yakın gördüğü insanlara yönelik suçlamalardan ya da eleştirilerden rahatsız olmamalı. Demokrasi dediğiniz böyle bir şey. Bizim medya olarak görevimiz yönetenleri denetleyebilmek. Yalnız Türkiyede son dönemde bu işler fazla birbirine karıştı, demokratik sistem içinde bütün kesimler neredeyse yeniden yapılanma çabasına, kendini düzenleme çabasına girdi. İşte bankacılıkta görüyoruz. Dünyada kıyametler koparken Türkiye Derviş döneminde gerçekleştirdiği reformlar sayesinde bankacılık sistemini sapasağlam ayakta tutabildi. Aynı düzenlemeyi, aynı yenilenmeyi, çok sesliliği ne yazık ki medya da yaratamadık. Şu anda medya da çok büyük bir grupla diğer grupların bir çekişmesi var şeklinde bir görüntü var. Bu da sağlıksız bir tablo yaratıyor açıkçası.
Ruşen Çakır: Bu noktada Sabahın konumlanışını tekrar mercek altına alacak olursak, ilk gün bu olay patlak verdikten sonra sizin gazetenizden Nazlı Ilıcak, kısmen de Mehmet Barlas diyebiliriz -zaten Hıncal Uluçu saymıyorum- bunlar Deniz Feneri olayında Hükümetle-Doğan Grubu arasında kavgada her iki tarafa da benzer mesafede durmaya çalışan yazılar yazdılar ve siz de bunu köşenizde örnek olarak gösterdiniz ve Sabahın bir artısı olarak gösterdiniz. Demin de Doğan Grubu gazetelerinde hiç aykırı ses çıkmadığı yolunda bir eleştiriniz oldu. Şunu söylemek istiyorum: Özellikle Sabah grubunun son dönemde Çalık Grubu tarafından alınmasıyla beraber bu gruba yönelik olarak bir takım kaygılar, acabalar oldu. Siz bu süreci nasıl atlattınız ya da atlatıyorsunuz?
Ergun Babahan: Yani benim Sabahta yaklaşık 20. senem bu. 2002de yeniden yayın yönetmeni olarak döndüğümde çok sıkıntılı bir tablo almıştım. Yalnız şöyle bir okulda yetiştik biz, Dinç Bilginle birlikte geçtik bu süreçten. Köşe yazarlarının olabildiğinde serbest özgür yazması, köşe yazarlarına müdahale edilmemesi, gazetede çok farklı seslerin bir arada yaşaması ve bu köşelerdeki rekabetin okuru memnun etmesi. Yoksa her sayfada bir tane Hıncal Uluç olsa okurları çok rahatsız eden bir tablo ortaya çıkar. O nedenle biz gazete içinde farklı seslerin olmasından hem gerektiğinde gazete patronajını, gerektiğinde hükümeti, gerektiğinde medyayı eleştirebilen yazarlar olmasından çok memnunuz. Bunun bir sağlıklılık işareti olduğuna inanıyoruz. Gazetenin satış sürecinde elbette gazete içinde de kaygılar, acaba diyen arkadaşlar oldu. Oturduk yeni patronajla konuştuk, nasıl olduğunu anlattık.Onlar da işte bu Sabahın aynen devam etmesi gerektiğini, değerini ancak bu şekilde koruyabileceğini, liberal-demokrat çizgide bir gazete olarak yoluna devam etmesinin kendileri için en büyük güvence olduğunu söyledi. Bugüne kadar o yolda çabalıyoruz. Elbette bu dönem zarfında Ergenekon davası, kapatma davası gibi çok kritik olaylar yaşadık. Bunların bir takım yansımaları olmuştur elbette yayıncılık anlayışımıza. 27 Nisan muhtırasından başlayan süreçte Çalık grubu yokken bir siyaset izledik. 2002den beri benzer siyaset izliyorduk. Hatırlarsanız o zaman daha Anadolu ihtilali manşetini biz atmıştık. Türkiyede yeni bir dalganın geldiğini, yeni büyük bir değişim süreci yaşandığını gören, anlatan bir manşetti bu. Bu çizgide devam ettik biz. Türkiyede iktidarların halk oyuyla gelip halk oyuyla gitmesi gerektiğine inanıyoruz. Patronumuzun işlerinin bizi ilgilendirmemesi, patronun kendi işini bizim kendi işimizi yapmamız gerektiğine inanıyoruz. İmkansız olan bir nokta, medya sahiplerinin sadece medya sahipliğiyle sınırlı kalması ama bugün geldiği büyüklüklerde bu artık çok mümkün görünmüyor. O zaman diyoruz ki medyayla diğer işleri arasında kalın bir çizgi çizilsin, kendisi ne iş yapıyorsa onu yapsın, biz de kendi işimizi yapalım. Başka türlü Türkiyede sağlıklı bir yayıncılık anlayışına, itibara, güvenilirliğe kavuşamayacağız gibi görünüyor bana.
Mirgün Cabas: Bu az önce saydığınız konularda kapatma davası, Ergenekon, burada karşılaştırmalı okumalar yaptığımız zaman kimilerinin iktidardan yana diyebileceği kimilerinin yada sizin demokratik tavır diyebileceğiniz haberler ve yorumlar yaptığınızı görüyoruz. Ama örneğin Deniz Feneri davasını ele alalım. Deniz Feneriyle ilgili ben sizde bir haber görmedim, ben mi atladım ya da görünmeyecek şekilde mi verilmiş. Örneğin siz bu konuya nasıl yaklaşıyorsunuz?
Ergun Babahan: Bu dava bizi aşan ve kavgaya dönüşen bir dava haline dönüştü. Aslında Deniz Feneri davasından ben de rakip gazetelerde okuyunca haberdar oldum. Çok bilgim yoktu, karar aşamasına geldiği için karar aşamasından sonra ayrıntılı bir şekilde Türkiyedeki ayakları dahil Sabahta da bunu okuyacaksınız. Şu anda fazla bir kafa kargaşası var. Türkiyede bağlantıları var mı, Türkiyedeki sorumlular varsa bunların hepsinin üstüne gittiğimizi göreceksiniz. Çünkü bu kararda çok ayrıntılı bir şekilde sanıyorum ki Almanyadaki Deniz Feneriyle Türkiyede olduğu söylenen ve bir kısmı kabul edilen suçlamaların takipçiliğini yaptığımızı göreceksiniz.
Ruşen Çakır: Burada Ergenekon meselesinde medyanın tavrı konusunda bir tartışma olmuştu ve meşhur hani Daha iddianame bile açıklanmadan yapılan yayınlar deniyordu, kimileri, biz işte iddianameyi bekleyelim dendi ama bir çok yayın organı, sizin gazeteniz de daha iddianame yokken yine bu Deniz Fenerinin olayına benzer bir şekilde itirafçılar ya da gizli tanıklar ya da bir takım sızdırma belgeler üzerinden çok da yayın yapıldı. Şimdi burada sanki şöyle bir şey oluyor, insanlar davalara karşı bir pozisyon alıyorlar gibi bir görüntü çıkıyor. Yani sizin Ergenekondaki hukuki sürece gösterdiğiniz önem ya da verdiğiniz önemle bu Deniz Fenerine demin söylediğiniz arasında ben açıkçası bir çelişki görüyorum. Keza Hürriyet gazetesinin ya da Doğan grubu gazetelerinin Ergenekon meselesindeki hukuka saygı, işte suçsuzluk olayına gösterdikleri önemle şimdi göstermedikleri önem arasında gördüğüm gibi. Yani böyle bir sanki Türkiyede medya gruplarının, gazetelerin, televizyonların davaları kendilerinin hoşlarına giden davalar, hoşlarına gitmeyen davalar gibi ayırıyor görüntüsü çıkıyor ben mi yanılıyorum?
Ergun Babahan: Deniz Feneri farklı çünkü duruşmalar başlamıştı, iddianame gerçi daha önce sızdırıldı ama artık Deniz Fenerinde duruşma aşamasında. Ben o açıdan çok fazla bir sakınca görmüyorum oradaki yayıncılık anlayışında açıkçası. Ama kabul edelim ki gazeteler sonunda ideolojik birer yayın organıdır. Yani o tarafsızlık, objektiflik gibi parıltılı sözlerin ardında gazeteyi yöneten yapan insanların dünyaya bakışı, geçmişte biriktirdikleri değerler gibi bir sürü birikimler yapılır gazete. Bir günde oturup gazete sayfasının başına gazetenizi hazırlamazsınız. Belki bizde Türkiyedeki demokratik rejime yönelik bir takım oyunların çok ağır bedellerini gençlik yıllarımızda ödemiş olmanın getirdiği bir refleks gelişmiştir. Bu tip Türkiyede demokrasiyi rayından çıkarma, insanları kim olduğu bilinmez faili meçhul cinayetlere kurban etme noktasında bir isyanımız, bir öfkemiz, artık bu işlerin olmaması, bu dosyanın kapanması yönündeki aşırı istekliliğimiz bizi o noktaya itmiş olabilir. Yani orada bir günlük, bir yıllık bir gazetecilik değil belki de bütün ömrün, bütün deneyimlerimizin, bütün Türkiyede yaşananların, Hrant Dinklerin, Uğur Mumcuların, Abdi İpekçilerin, Çetin Emeçlerin kimler ve niçin öldürüldüğünün bir türlü ortaya çıkarılamamasına duyduğumuz birikmiş bir öfkenin dışa vurumu ve bu olayların artık Türkiyede tarihe karışmasına yönelik bir ister bir talepte olmuş olabilir. Orada eğer bir şey varsa bizim üstümüzde, bir yanlışlık, bir hata, bundan kaynaklanıyordur ve bunu da açıkça kabul ederim.