Son günlerde Lübnanda yaşananlar, Hamasın Gazzede başvurduğu askeri yöntemin, Beyrutta Hizbullah tarafından taklit edilmesinden ibaret. Filistin ve Irak krizini çözmekte aciz kalan Arap rejimleri, şimdi de Lübnan krizi karşısında acizlik içinde.
ABU DABİ - Filistin ve Lübnan krizleri siyasi olarak yorumlandığında, birbirleriyle büyük oranda örtüşüyor. İki olayın sadece basit bir farkı var: Lübnanda Hizbullahın Sinyora hükümetinden istediklerini, Gazzede Fetih hareketi, Hamasın İsmail Heniye hükümetinden istiyor.
Son günlerde yaşananlar, Hamasın Gazzede başvurduğu askeri yöntemin, Beyrutta Hizbullah tarafından taklit edilmesinden ibaret. Zamanında Hamas da, bini geçmeyen savaşçısıyla Gazzede kontrolü eline almıştı. Hamas, Hizbullahın da öncü darbe olarak böyle bir adıma başvurması için birçok gerekçesi olduğunu zaten söylüyordu.
Amerikalıların, Lübnan ordusunu desteklemesi ve silahlandırması, Hizbullaha, ortada kendisine karşı hazırlanan bir darbe planı olduğunu hissettirdi. Amerikalılar bu planı geçmişte Gazzede de gerçekleştirmişlerdi ve Hamasa muhalif gruplara mali destek verdiklerini, onları silahlandırdıklarını uzun uzadıya anlatmışlardı. Bütün bunlar Hamasın Gazze şeridini ele geçirme isteğini hızlandırmıştı. Lübnanda yaşananlar da bu senaryoya çok benziyor.
DİRENİŞ Mİ, İKTİDAR MI? Önceleri Filistin topraklarının Lübnanlaşmasından bahsedilirken, şimdi Lübnanın Gazzeleşmesinden; yani Hamasın Gazzeye yaptığına benzer şekilde, Hizbullahın Lübnandaki bazı bölgeleri ele geçirmesinden konuşulur oldu.
Fakat Hizbullah, Hamas hareketinin karşılaştığı çıkmazları iyi etüt etmedi. Örneğin direniş ve iktidar söylemini birlikte yükseltti. Bunu Hamas da yapmıştı, ancak İsrail tehditlerinin artmasının ardından, kendisini İsraille ateşkes yapar halde buldu.
Peki Hizbullah, ülkesinde iktidar için direnişi kurban edip, İsraile ateşkes sunacak mı? Hamas geçmişte bu ateşkesi reddetmesine rağmen, Oslodan başlayarak İsrailin Gazze şeridinden çekilmesine kadar devam eden süreçte, buna ters söylemler öne sürmüştür.
O halde direniş söylemi, iktidara ulaşmanın bir basamağına dönüşmüş durumda ve bu paradoks, ileride daha da çözümsüzleşecek.
Refik Haririnin, mezhepçilik, iç savaş ve yıkımın içinden Taif anlaşmasıyla çekip aldığı Lübnan, Ortadoğu sahnesinin mozaiği içinde etkili bir unsur olarak Filistin ve Irakın yanında durmaya aday görülüyor. Zira Lübnan krizi şu an bütün etkilere açık ve Lübnan sahnesine girmek isteyenler sadece silaha başvuracak. Bu ise krizin çözümsüzlüğünü arttırıyor.
ARAP TOPLUMUNDA YABANCI MÜDAHELELER ÇOK KOLAY Araplar, Irakı coğrafi ve demografik bütünlüğünü desteklemeden kendi akıbetiyle baş başa bıraktılar ve bu boşluğu İran doldurdu. Araplar, Filistin sahasını da, hatırı sayılır hiçbir müdahalede bulunmaksızın ABDnin bir eyaletiymiş gibi kendi başına bıraktılar. Sonuçta Filistin yıkıldı, parçalandı.
Lübnanda ise, Arap ülkeleri Hizbullahla, özellikle de kendisini İsraille mücadele eden ve onu yenilgiye uğratan büyük bir güç haline getiren ikinci savaş sonrasında, nasıl bir ilişki kuracaklarını bilememektedir. Sonuçta Arap resmi mantığı, İsrailin bile Hizbullah karşısında itiraf ettiği yenilgisini, Hizbullahın yenilgisiymiş gibi göstermeyi tercih etti. Arap rejiminin bu yanlış mantığı, İranın müdahalelerde bulunmasına alan açtı. Ve buna paralel olarak Amerikan müdahalesi de geldi.
Filistin iç krizini çözmekte aciz kalan Arap rejimleri, Irak krizini çözmekte de aciz kalmıştı. Şimdi de Lübnan krizinin gelişmesi karşısında acizlik içindedir. Siyasi, mezhebi ve etnik iddialarla bütün Arap ülkelerinde büyüyen birçok krize çözüm bulmakta aciz kalacak olan da yine bu Arap rejimidir.
Arap toplumunda yabancı müdahaleler gittikçe kolaylaştı. Çünkü Arap rejimi en kötü günlerinden geçiyor ve sorunlarının çözümünde kendisine güvenmiyor. Hatta bütün sorunların idaresini, skandala varacak derecede aptallığın damgasını vurduğu Amerikan politikasına teslim ediyor. Arap dünyasının tamamen istikrarsızlığa boğulması, Arap varlığını ve devletlerini bölünme ile tehdit etmektedir.
Birleşik Arap Emirliklerinde yayımlanan El Beyan gazetesi, 11 Mayıs 2008, Arapçadan çeviri: Halil Çelik