Edebiyat değil hakikat: ‘Siperin Ardı Vatan’
Web NTVMSNBC   
NTVMSNBC'yi açılış sayfam yap
Kültür Sanat
Filmler
Sinema
Oscar
Müzik
Edebiyat
Sahne Sanatları
Sergi
Mimari
Arkeoloji
İstanbul Bienali
Orhan Pamuk - Nobel
Altın Portakal
Cannes
Video
Foto Galeri
Türkiye
Dünya
Ekonomi
Spor
Teknoloji
Sağlık
Kültür Sanat
Yaşam
Hava Yol
Yeşil Ekran
Eğitim
Moda
Otomobil
Doğuş Yayın Grubu
NTV
CNBC-e
e2
NTVSPOR.NET
NBA TV
NTV Radyo
Eksen 96.2
Radio N101
NTV Yayınları
NTV Tarih
N. Geographic
 
NTVMSNBC Anasayfa » Kültür Sanat » Edebiyat
Edebiyat değil hakikat: ‘Siperin Ardı Vatan’
“Efsaneler değil, yaşananlar. Menkıbeler değil, dokümanlar. Edebiyat değil, hakikat. Hamaset değil, bilgi.” Yazarlarından Gürsel Göncü, ‘Siperin Ardı Vatan’ isimli kitabı bu cümlelerle özetliyor.

TÜLAY SAĞLAM
NTV-MSNBC
Güncelleme: 10:39 TSİ 23 Mart 2006 Perşembe

İSTANBUL - Savaş alanı uzmanları Gürsel Göncü ve Şahin Aldoğan ‘Siperin Ardı Vatan’ adlı kitaplarıyla yakın tarihimizin en önemli olaylarından biri olan Çanakkale Savaşı’na özgün ve objektif bir bakış atıyor. 1915 yılındaki Çanakkale Deniz ve Kara muharebelerinde Türk cephelerinde yaşananları nesnel bir dille anlatan kitap, olayla ilgili son kanıt olan tarihi dokunun tahribatına dikkat çekiyor. Ve yazarlar, şairin ‘Sen şehit oğlusun yazıktır incitme atanı’ demesini boşuna çıkarmamak içini tarihi dokuyu koruma çağrısında bulunuyor... Kitabın yazarlarından Gürsel Göncü’ye göre, ‘Siperin Ardı Vatan’ kitabıyla Çanakkale muharebeleri...


Kitabınız Türk tarihinin en zorlu ve acıklı savaşlarından birini konu alıyor. Bize kitabınızı birkaç cümleyle özetlerseniz, neler söylersiniz? Okuyucu bu kitabı eline aldığında nasıl bir yolculuğa çıkacak?

Gürsel Göncü, (Gazeteci-Yazar): Aslında Çanakkale, Şahin Aldoğan ile beraber bizim için de bir yolculuktu. Esas olarak bu bizim tutkumuz. Kitabı sürecin bir noktasında şimdiye kadar ulaştığımız bilgileri paylaşmak için yazdık. Bundan sonra daha detaylandırarak sürdüreceğiz. Bu kitap alıntılar ya da kes yapıştır şeklinde olmayan, orijinal bir araştırma ve inceleme sonucu ortaya çıktı; farkı bu. Çünkü Türkiye’de çıkan kitapların büyük bir bölümü maalesef hikaye anlatan, gerçekliği su götürür, tırnak içinde ‘edebiyat yapan’ çalışmalar; bilimsel araştırmalar değil... Halbuki İngiltere, Avustralya, Yeni Zelanda’da bu tarz referans kitapları var.

Kitabınızı, Çanakkale savaşlarıyla ilgili olarak özgün ve objektif bir tarih çalışması olarak nitelendiriyorsunuz. Bu konuda daha önce yazılan kitaplar daha çok anı, kahramanlık öyküleri niteliğindeydi. Kitabın bir yerinde tarihçilere ve edebiyatçılara ‘Çanakkale geçilmez’i edebiyat olmaktan çıkarmalarını söylüyorsunuz. Bu konuda bilgi, belgeye ulaşma zorluğunu neye bağlıyorsunuz Sizce neden daha önce böyle bir çalışma yapılmadı?

G.G.: Çünkü bir defa orijinal kaynak problemi var o zamandan gelen. Çanakkale savaşları sırasındaki okuma yazma oranı çok düşük. Sadece subaylar okuma yazma biliyor. Onlarda da not ya da günlük tutma alışkanlığı çok az. Dolayısıyla Türk tarafında İngilizlerle, Avustralyalılarla kıyaslandığında çok fakir bir literatür var. Şu anlamda fakir: İlk elden anı, hatıra, olaylara şahit olan insanların yazdığı kitap sayısı çok çok az. İki elin parmaklarını geçmez. Hal böyle olunca Türk tarafına ilişkin ciddi bir doküman ve kitap sıkıntısı var. Bu zaten objektif bir zorluk ama bunu veri kabul edemeyiz. Çünkü bununla yetinirsek geçen 91 senede olduğu gibi ortalığı hikaye, efsane ve hurafeler kaplar. Nitekim böyle oldu. Yani biz bu eksikliğimize rağmen çalışmalarımızı genişletip bu konuda bilimsel araştırmalar yapmış, arazi çalışmalarına girmiş olsaydık, Çanakkale ruhu ve Çanakkale bilinci açısından bugün daha iyi bir noktada olurduk. Fakat maalesef durum bu değil. Bu kitap bunu kırma yolunda atılmış bir ilk adım.

EN ÖNEMLİ KANITIMIZ, ‘ARAZİ’

Siz nasıl bir teknik kullandınız? Ne yaptınız yani bu coğrafi araştırmalarda?
G.G.: Türk tarafında bahsettiğimiz zorluklar olduğu için bunları dengelemek, bu zorlukların üstesinden gelmek için müttefik kaynakları da çok yoğun bir şekilde kullandık. Bir de esas olarak bu kaynakları arazi üzerinde test ettik. Yani bu şu demek; diyelim ki anlatıyor adam: ‘Türk birlikleri ya da işte İngilizler, şu gün şu saatte şuradan geldiler, şu tepeyi aldılar vs...’ Araziyi taradığınız, bildiğiniz ve çok dolaştığınız zaman o tepeyle onun arasındaki mesafe oradan gözüküyor mu; oradan ne kadar zamanda gelebilirler gibi, herkesin görebileceği, yani çok büyük bir askeri bilgi gerektirmeyen detayları da anlıyorsunuz. Dolayısıyla elinizdeki belgeleri ve yazılı tarihi, arazinin şahitliğinde değerlendiriyorsunuz. Coğrafi arazi sayesinde bilgilerinizi, doğru mu yanlış mı, anlatan adam atıyor mu, uyduruyor mu, abartıyor mu anlayabiliyorsunuz. Biz edindiğimiz bilgileri arazi araştırması süzgecinden geçirdiğimiz için bir farklılık oluştu ister istemez. Onun sonuçlarını bu kitapta yansıttık. Kullandığımız tekniğin, metodun, yöntemin aslında özü tamamen bu: Arazi çalışması.

Yani tarihe tanıklık etmiş olan insanların anıları, dökümanlar, belgeler de var ama sizin asıl şahidiniz ‘arazi’ diyebilir miyiz?
G.G.:
Evet çok doğru. Bizim asıl tanığımız, şahidimiz toprak, arazi... Çünkü o yalan söylemez. O bütün geçmişi izleriyle, işaretleriyle barındırıyor.

Fransız tarihçi Pierre Miquel ‘Çanakkale Çocukları’ isimli kitabında Çanakkale destanının asıl sahibinin Almanlar olduğunu belirtiyor. Miquel kitabında, ‘Alman subaylarının çizdiği stratejiler, iletişim ve ulaşımda sağladığı imkanlar ve verdiği maddi destek olmasaydı İngiliz, Fransız ve Anzak donanması, Çanakkale Boğazı’ndan manzarayı seyrederek sütlü çaylarını yudumlayacak ve Padişah’ı İstanbul’daki sarayında sabah kıyafetiyle tutsak edeceklerdi’ diyor.

G.G.: Pierre Miquel Fransa’da hem Çanakkale savaşları konusunda hem Birinci Dünya Savaşı konusunda adı bilinen bir tarihçi. O dediği lafa gelince son derece yanlış. Almanlar sayesinde kazanmadık bu savaşı. Evet ordu komutanı Liman Paşa’ydı; Liman Von Sanders... Çanakkale’deki 5. Ordu Komutanı... Fakat bu savaşı esas olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun, Türkiye’nin gerileme döneminde, bunu kabul etmeyen, bu başarısızlığı onaylamayan ve yeniden bir millet olma yolunda Çanakkale’yi bir mevzi ve fırsat olarak gören, bunu çok önemli bir sembol haline getiren insanların direnişi sayesinde kazandık.

Kitabınızda Türk savunmasının zaman zaman düştüğü strateji hatalarından askerin fedakarlığı sayesinde kurtulduğunu belirtmişsiniz. Askerin bu tür davranışlarını ve o ortamdaki yaşanmışları kitabınıza nasıl aktardınız?
G.G.: Bu stratejik noktalar esas olarak Almanlar tarafından belirlendi ve çok ciddi hatalar barındırıyor. O hataları askerler fedakarlık yaparak, kanlarıyla kompanse ettiler. Ama askerlerin kanlarını döküp fedakarlık yaptığı olayları, özel örneklerle; olaylar hangi gün, nerede, nasıl gerçekleşti; kaç kişi kaybettik, karşılarında kaç kişi vardı; bütün bu noktaları belirterek verdik. Bu bilgiler lafta kalırsa, zaman içinde uçup gider. Ama bunları tarih vererek, kanıtlarıyla, dokümanlarıyla sunarsanız, o zaman sizi tarihten kimse silemez.

‘TARİHİ İNSANLAR YAPAR’


Hemen bu noktada şunu sormak istiyorum. Atatürk’ün Çanakkale savaşlarındaki gerçek etkinliğini ve rolünü nasıl tanımlarsınız?
G.G.
: Mustafa Kemal, Çanakkale muharebelerinin hem müttefikler, hem de Türkler açısından, her iki taraf için de şüphesiz en önemli figürü. Mustafa Kemal özellikle iki noktada, 25 Nisan günü Anzak işgalimizin sırasında ve 10 Ağustos günü Conk Bayırı’nın geri alınışı sırasında önemli rol oynadı. Bu muharebeler sadece savaşın kaderini değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda milletin de kaderini değiştirdi. “Tarihi insanlar yapmaz” lafını yalancı çıkaran iki inisiyatiftir ve çok çok önemlidir. Bunu bütün detayları, şekliyle bilmemiz, öğrenmemiz gerekir. Mustafa Kemal’in hakkını teslim etmek böyle olur. Yani Mustafa Kemal Anafartalar Komutanı, kahramanı deyip pas geçemeyiz. O mücadeleyi, o kararlılığı, o uygulamayı, gerek 25 Nisan’da, gerek 10 Ağustos’ta, o şekilde uygulamamış olsaydı, bugün biz yoktuk. Türkiye yoktu... Mustafa Kemal’in, Atatürk olduğu yerdir Çanakkale. Çünkü liderliği orada ortaya çıktı. O liderlik ve o ün, o tanınırlık Kurtuluş Savaşı sürecinde Sivas Kongresi’nde onun millet tarafından bir lider olarak algılanmasını da sağladı. Yani Çanakkalesiz bir Mustafa Kemal, Kurtuluş savaşına önderlik edemezdi. Çanakkale’nin getirdiği o başarı ve o günün insanlarının üzerinde yarattığı etki, Kurtuluş Savaşı’na önderlik etmesinde çok önemli bir rol oynadı. Mustafa Kemal abartılıyor deniyor. Mustafa Kemal kesinlikle abartılmıyor; çok çok önemli bir figür.

‘TARİHİ ABARTMAYA İHTİYACIMIZ YOK’


Şehit sayılarının abartıldığı konusunda bazı değerlendirmeler var. Siz kitabınızda şehit sayısıyla ilgili nasıl bir bilgi verdiniz?
G.G.: Yıllardır 250 bin şehit diye bir söylem var. Bu okul kitaplarından devlet büyüklerinin söylemlerine kadar böyle... Çanakkale Savaşı her bakımdan o kadar büyük ki bizim abartmaya ihtiyacımız yok. 250 bin rakamı bizim verdiğimiz toplam zaiyattır. Yani kayıp, yaralı, hasta, tahliye edilenler; hepsi o rakama dahildi. Savaş alanında ölen insan, yani şehit sayısı 56 bin civarındadır. Ama savaş alanında yaralanıp sonra cephe gerisinde ölen ya da o sırada hastalanarak hayatını kaybeden, kaybolan, akıbeti bilinmeyenleri de şehit saymak zorundayız çünkü onlar da bu savaş nedeniyle ölmüştür. Bunları da kattığınız zaman ortaya 101 bin gibi bir rakam çıkar. Çanakkale savaşındaki toplam şehit sayımız budur. Aslında bu resmi kayıtlarda da var. Mesela “Mustafa Kemal’in saatinin kırıldığı yer” diye bir tabela var, Conk Bayırı üstünde, yıllardır duruyor; ancak esas yer orası değil. Bu o kadar bariz ki... Çünkü orası donanma ateşine açık, tepenin üstü ve Mustafa Kemal’in orada ayakta durması mümkün değil. Olayın olduğu yer, oradan 150 metre kadar geride ve su yatağı dediğimiz bölgede bir nokta. Ama siz turistik gerekçelerle “Mustafa Kemal’in saatinin kırıldığı yer” diye bir tabela koyarsanız, insanlar o zaman olayın doğruluğunu da sorgular. Halbuki olay doğru..

Lojistik, idari hizmetler ve sağlık hizmetlerinin de irdelendiği kitapta nadir fotoğraflar, gerçek olaylar eşliğinde sunuluyor. Kitap Çanakkale muharebeleriyle ilgili, 91 yıl sonra Türkiye’de hazırlanan ilk orijinal referans kitabı olma özelliğini taşıyor. Kitapta ayrıca muharebe arazileri üzerindeki tüm coğrafi yer isimleri, İngilizceleriyle birlikte bir sözlükte toplanmış. Bu kapsamda bir çalışma olarak, dünya çapında bir ilk... Gürsel Göncü bunu kitabın en önemli özelliklerinde biri olarak nitelendiriyor.

G.G.: Hakikaten bu ilk defa yapılıyor. Gerek savaş sırasında, gerek savaş sonrasında, savaşan taraflarca birçok isim konuldu. Buralarda İngilizler de çokça isim taktılar. Bölgede birçok yer onların koyduğu isimlerle anılır. Türk tarafına ilişkin isimler bilinmez. Biz kitaba, savaşta geçen çeşme isimlerine kadar her şeyi koyduk ve detaylı krokiler üzerinde bunların yerlerini işaretledik. Okuyucu kitabı okurken hayal etmesin, krokiyi açsın ve gerçek yeri görebilsin, bir bağlantı sağlayabilsin diye... Bu çok önemli çünkü Çanakkale Savaşı’nı anonim ve genel bir şey olmaktan çıkartıyor; detaylandırıyor ve somut noktalar sunuyor. Bu sözlüğün böyle bir önemi var,; yoksa sözlük olsun torba dolsun diye değil.

’SEN ŞEHİT OĞLUSUN, YAZIKTIR İNCİTME ATANI’

Çanakkale Muharebeleri konusunda bilgi ve belge yokluğuna değinen yazarlar, son kanıt olarak tarihi dokunun korunması gerektiğine dikkat çekiyorlar. Tarihi dokuyu zamanın hışmına veya yol, otopark yapımına, sembolik şehitlik, heykel, anıt, bayrak dikme faaliyetlerine mi terk edeceğiz diye soran yazarlar, şairin: ‘Sen şehit oğlusun, yazıktır incitme atanı’ dizesini boşa çıkaracak uygulamalardan kaçınılması gerektiğini vurguluyor.

G.G.: Bu konudaki karnemiz çok kötü. Biz muharebe arazilerini koruma konusunda yeterli irade ve bilinç göstermiyoruz. Çünkü burayı esas olarak özellikle son yıllarda turistik bölge olarak algılıyoruz. İnsanların otobüslerle bu arazilerin son noktalarına kadar gitmesini sağlayacak bir sistem uyguluyoruz. Mesela bu sene 3 milyon kişinin gelmesi bekleniyor. Dünyanın hiçbir yerinde insanın öldüğü, bedenlerinin gömüldüğü ve mezarlarının olmadığı bir arazide, böyle bir şey yaşanmaz. Burası bir panayır yeri değil, burayı korumamız, motorlu taşıtlar trafiğini sınırlamamız gerek. Ulaşımın motorsuz araçlarla sağlanması gibi master programında uygulamalar var ancak biz işin şovundayız. Orijinal bir şehitlik kuruyoruz; onun yanına otoparklar falan yapıyoruz. Bunları yaparken o arazi ve tarihi dokusu da tahrip oluyor. Çok büyük bir kötülük yapıyoruz kendi kendimize. O kanıtları, o muharebe izlerini yok ediyoruz. Dolayısıyla kendi tarihimizi de yok ediyoruz. Bu otoritelerin problemi. İnsanlara düşen, ziyaret amacıyla oraya giderken bunu sorgulamaları. Çünkü orası tarihi ve insani bir meditasyon alanı. İnsanların durup; “Bir dakika, burada bu kadar insan öldü” diye düşünüp, kendilerine dönmeleri gerekir. Anıtlar, bayraklar olmasın demiyorum ama burası insanın kendi tarihiyle yüzleşme ve takdir etme alanı olmalı. Oysa bugün elimizde yollar, granit taşlar, şovlar var. Tarihi doku tamamen ticari ve turistik bir olaya dönüştürüldü.

Yani şehit oğulları, atalarını incitiyor mu?
G.G.: Evet incitiyoruz... Ama onlar bunu hiç hak etmiyor, onlar saygılı, sade ve düzgün bir şekilde, isimleriyle tek tek anılmayı hak ediyor; sembolik şehitliklerle, büyük tumturaklı laflarla o saygıyı gösteremeyiz...


 

Bu habere oy ver
Düşük
1 Puan 2 Puan 3 Puan 4 Puan 5 Puan 6 Puan 7 Puan 8 Puan 9 Puan 10 Puan
Yüksek
     •  En çok puan alan haberler

Yazdır Gönder Görüş yaz/ oku

Bütün Görüşleri Oku

Ana Sayfa | Türkiye | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür Sanat | Doğal Hayat | Eğitim | Moda
Spor | Hava Yol | İletişim | Yardım | İzleyici Görüşleri | Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları