Vahşi Batı Notları
Web NTVMSNBC   
NTVMSNBC'yi açılış sayfam yap
Türkiye
Yerel Seçim 2009
Ergenekon Davası
Politika
Dış politika
Genel
Polis - adliye
Yerel
Video
Foto Galeri
Türkiye
Dünya
Ekonomi
Spor
Teknoloji
Sağlık
Kültür Sanat
Yaşam
Hava Yol
Yeşil Ekran
Eğitim
Moda
Otomobil
Doğuş Yayın Grubu
NTV
CNBC-e
e2
NTVSPOR.NET
NBA TV
NTV Radyo
Eksen 96.2
Radio N101
NTV Yayınları
NTV Tarih
N. Geographic
 
NTVMSNBC Anasayfa » Türkiye
Vahşi Batı Notları
NTV muhabiri Ahmet Yeşiltepe’nin yolu, “Into The West”in CNBC-e ‘de yayınlanacağından habersiz, öyküde adı geçen topraklara düştü.


Ahmet Yeşiltepe
NTV-MSNBC
Güncelleme: 09:09 ET 07 Ağustos 2005 Pazar

WASHINGTON - Ahmet Yeşiltepe, Güney Dakota’nın Rapid City kentine, oradan da bir zamanlar Vahşi Batı’nın başkenti olarak kabul edilen ve Amerikan tarihinin son “Altına Hücum”unun yaşandığı Deadwood kasabasına gitti. Lakota ve Cheyenne yerlileri ile röportajlar yaptı. Nesli tükenmekte olan bufalo sürülerinin yaşadığı alanları gezdi. Rodeo ve hızlı silah çekme yarışmalarını izledi. Rushmore Dağı ile onun tam karşısına yapılan görkemli “Crazy Horse”, çılgın at dağ-anıtının öyküsünü dinledi. Daha sonra bunlarla ilgili aldığı notları ve görüntüleri belgesele dönüştürdü. Ortaya çıkan belgesel aslında “Into The West” için bir bakıma “kullanma kılavuzu” ya da “dizi filmi konuları bilerek izleme rehberi”. Bu görsel rehberde, beyaz adamın Kızılderililerle ilk karşılaşması, beyaz yerleşimcilerin Vahşi Batı topraklarındaki mücadeleleri, Kızılderili sürgünü, savaş tarihçesi ve bufalo öyküleri anlatılıyor. “Vahşi Batı Notları”, 6 Ağustos Cumartesi gecesi saat 22.05’te, Pazar günü ise saat 12.05’te NTV’de yayınlanacak.


Otel odasının masaj yapabilen koltuğuna boylu boyunca serilip “patlamaya hazır televizyon kanalı” TNT’yi izlemeye başladığımda, kaderin ağlarını örmeye başladığını bilmiyordum. Takdir-i İlahi işte...! Sadece bu yüzden olmasa bile; kısmen, size okuduğunuz bu “güzide” satırları yazmama vesile olacak, “Into The West”in ilk bölümünü seyre koyuldum.

O günlerde Washington’daydım. “Amerikan siyasetinin kalbinde” (En sevdiğim 100 matbuat deyiminden biridir!) ülkenin önde gelen kanaat önderleriyle Ankara - Washington siyaset hattı üzerine laflarken, göz ucuyla Spielberg’in yeni televizyon dizisinin reklamlarını kesmeden edemedim. Kah Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün ense kökünden karşı binadaki dev reklam panosunda, kah Kongre’nin önünden geçen otobüslerin üstünde, kah “düşünce kuruluşlarının” lobilerindeki geniş televizyon ekranlarında... Her yerde “Into the West” vardı...! Eh, bir de konuştuğunuz adamların hemen tümünün diline pelesenk olmuşsa geriye diziyi izlemekten başka bir şey kalmıyordu.

Biz de öyle yaptık ve Dışişleri Bakanı Condie’nin ısrarlı akşam yemeği davetine rağmen, dizinin ilk bölümünü tercih ettik!

Kaderin cilveyle ağlarını ördüğüne üç gün sonra gideceğim yerlerin öyküsünün bu dizide anlatıldığını görünce biraz olsun uyandım. Lakin aslı uyanışım bir CNBC-e yöneticisinin “Biz Into The West’i aldık, hadi şu Vahşi Batı hakkında bir şeyler yaz” emir kipi sayesinde oldu.

Lafı fazla uzatmamayım ama, bencileyin, ilk bölümdeki Lakota yerlileriyle tanışma fırsatı bulmuş bir garip Türk gazetecisiyim... Başka bir medya grubunda olsaydık başlığımız bile hazırdı; “Kızılderililer Spielberg’e, Spielberg bize hayran...!”


INTO THE WEST
Bildiğimiz Western kalıpları “Into the West” in içine gayet efendi bir üslupla yerleştirilmiş. Ne az, ne de çok... Ama hepsinden önemlisi pek az Hollywood zanaatkarının yaptığı bir iş yapılmış, Amerika’nın gerçek sahiplerine sağlam bir selam verilmiş. Tabii bunun ne derece samimi olduğunu Spielberg’den başka kim bilebilir ki...?

STURGIS
Uzun bir yolculuğun son etabında Minneapolis / St. Paul havalimanından dört pervaneli, pırpır uçakla Güney Dakota eyaletinin en büyük kenti Rapid City’e uçuyoruz. 400 bin nüfuslu eyaletin dörtte biri bu kentte yaşıyor. Geri kalanlarını ise havadan seçmek pek zor olmuyor!

Güney Dakota toprakları Minnesota’nın binlerce küçük göl veya göletinin ardından kıraç, yüksek platoların böğrüne derin vadiler açan Missouri ve Cheyenne nehirleri dışında sanki sonsuzlukta yüzen bir “No Man’s Land”. Rapid City havalimanı bizim Kars havalimanından biraz büyükçe. Yollar, Black Hills bölgesine doğru giden Harley Davidson tutkunlarının motor gürültüsü dışında sessiz, ıssız...

Bu bölgedeki Sturgis kasabası ve çevresi Harley tutkunları için adeta kutsal topraklar. Her yıl Ağustos ayında düzenlenen Harley Festivali için bölgeye en az yarım milyon motorlu geliyor. Bu yıl festivalin 65’nci yılı ve hedef, 1 milyon Harley’i Sturgis’te toplamak.

DEADWOOD
Yaklaşık 1 saat süren yolculuğun ardından Black Hills’in kuzeyinde, Amerikan tarihinde son “Altına Hücum”un yaşandığı küçük kasaba Deadwood’a ulaşıyoruz.

1876’da New York gazetelerinin manşetten duyurduğu “Black Hills’de Altın Bulundu” haberi bu küçük kasabaya 6 ay içinde 100 bin insanın doluşmasına yol açmış.

Dağ taş, altın arayan macerasever tayfasıyla tanışımış. Asker kaçakları, yeni göçmenler ve ipten kazıktan son anda kurtulmuş biçare kanunsuzlar Deadwood’u hızla yeryüzünün en kanlı beldesi haline getirmiş. Benim kuşağımıdan çoğumuzun Red Kit, Tom Miks ya da Teksas çizgi roman serilerinden aşina olduğu Wild Bill Hickock, Calamity Jane, Buffalo Bill ve diğer “müstesna” Vahşi Batı karakterleri gerçekten bu kasabada yaşamış ve Hakkın rahmetine burada nalları dikerek ulaşmışlar...! Hatta mezarları bile Deadwood’da...

Belki biraz mit, yaşadıkları efsane haline getirilmiş ama Dakota’nın henüz ABD’ye katılmadığı o yıllarda yerel otoritenin hiçbir şekilde bulunmadığı Deadwood’da yemedikleri herze kalmamış. Onlarla ilgili efsane o kadar çok ki... Örneğin Deadwood’un unutulmaz isimlerinden Wild Bill’in öldürülüşü bile başlıbaşına bir destan! Poker oynarken sırtından vurulan Wild Bill’in o anda elinde tuttuğu kartlar, iki adet sekiz iki adet as, bugün kumar terminolojisinde “dead man’s hand”, yani ” ölü adam eli” olarak kullanılıyor.

Deadwood’daki kanunsuzluk ortamı bölgede altının bulunmasıyla en üst noktaya ulaşmış. Altın arayıcıları kasabanın kumarhanelerinde ve fuhuş salonlarında günlük işlerini yaparcasına dülleoya girişirken; kasaba, tarihin en unutulmaz silahşörlerini, en hızlı silah çeken kovboylarını yaratmış. Burada en çok para kazananlar ise altın arayıcılarının aksine kumarhane ve fuhuş salonu işletmecileriyle mezarcılar olmuş. Deadwood, ABD sınırıları dışında kalan topraklarda olduğu için buraya uzun bir süre ne adaletin savunucusu bir şerif ne de onun keskin kılıcını sallayan bir hakim atanabilmiş. Böylece ortaya, unutulmaz bir Vahşi Batı gezegeni ve onun kanunsuzlar başkenti Deadwood çıkmış.

Kasaba şimdilerde her ne kadar turistik bir belde olarak ayakta duruyorsa da, bence Amerika’nın pek çok “turizm beldesine” oranla zayıf. Örneğin, kaldığım tarihi otel Franklin’de, zamanın 1909’da donduğunu söyleyebilirim. Bunu sürekli tıkanan tuvalet, leş gibi kokan çarşaflar ve içinde Clint Eastwood-vari banyo yaptığım, sığır çıngırağıyla havlu istediğim banyo nedeniyle rahatlıkla kanıtlayabilirim.

Kaldığım odaya Rusty Gimble adında ünlü bir kumarbaz ve girişimcinin adı verilmiş. Rusty, bölgede altın bulunduğu duyulup kasabada nüfus patlaması olunca iki adet eşekle fuhuş sektörüne “start veren” ilk işadamı olmuş. Tabii odanın neden saman koktuğunu da ikinci gece başka bir otele taşınırken öğrenmiş bulunuyorum..! Dedik ya, zaman Deadwood’da donmuş...

Vahşi Batı’nın bu en ünlü kasabasında Hollywood yıldızı Kevin Costner’in sahibi olduğu bir kumarhane var. Costner, Kurtlarla Dans’ın çekimleri için buraya geldiğinde “turizme hizmet” şiarıyla kasabada bir kumarhane açmış. Deadwood’un ünlü genelevleri ise, 1980 yılında kasaba sakinlerinin protesto gösterileri ve gözyaşları içinde kapatılmış. Kumar ise dört nala devam eden en önemli “eğlencelik”...!

LEAD KASABASI
Vahşi Batı efsanesinin bu gerçek başkentinin hemen 4 kilometre güneyinde 1876’da altının bulunduğu Lead Dağı yeralıyor. Dibinde de Deadwood’dan daha küçük ama en az onun kadar “kanunsuzlarıyla” şöhret kazanmış Lead kasabası.

Buradan arabamızla daha güneye doğru General Custer Milli Parkı’na yolalıyoruz. Tarihin hem yazana hem de okuyana göre değişebileceği ve bu permütasyonlar üzerinden “Tarih ne kadar gerçektir?” sorusunu sorabileceğimiz bir isimle karşı karşıyayız şimdi... General George Armstrong Custer.

GENERAL CUSTER
Güney Dakota ve Montana’daki yerli kabilelere en az 5 yıl süreyle kan kusturmuş olan Custer nihayet 25 Haziran 1876’da Montana’daki Little Bighorn düzlüğünde aradığını bulmuş! Tarihte ilk defa beyaz adama kaşı birleşen Lakota, Nakota ve Dakota (Bu kabilelerin tümüne birden bölgeye ilk gelen Fransız yerleşimciler Sioux adını vermişler ama yerliler yılan anlamına gelen bu isim nedeniyle kendilerine Sioux denilmesine fena öfkeleniyorlar) ve Cheyenne yerlileri General Custer ve adamlarını Little Bighorn’da bozguna uğratmışlar.

Bu savaşta Custer iki biraderi ve 400 askeriyle birlikte ölürken, Kızılderililer sadece onun ve kardeşlerinin kafa derisini yüzmeyerek müthiş aşağılayıcı bir davranışta bulunmuşlar! “Bizzat” konuştuğum Lakota şefi Sarı Benekli Geyik” atalarım sadece kadın, çocuk ve kancıkların kafa derisini yüzmezdi” diyor. Lakotaların “dişi köpekle” eşdeğer muameleye uygun gördüğü Custer, beyaz adama göre ise bir kahraman... Beyaz adam için o sadece Washington’un emirlerini uygulayan, iç savaşta Kuzey’e büyük yararlılıkları bulunan kahraman bir askerdi.

İsa’nın çarmıha gerilişi gibi “Custer’s Last Stand”, yani “Custer’ın Son Savaşı” da Amerikan tarihinin vazgeçilmez ikonlarından birine dönüşmüş. Pek çok ünlü Amerikalı ressam tarafından tasvir edilen ve Custer’ı müthiş bir kahraman olarak gösteren Little Bighorn Savaşı resimlerinden birini ülkenin en büyük bira şirketlerinden biri de kendisine amblem yapmış.

Kızılderili kabilelerinin tarihte ilk ve belki de son kez biraraya gelip, ittifak yaparak beyaz adama karşı savaştığı Little Bighorn onlar için sonun başlangıcı olmuş... Washington yönetimleri Kızılderililer tarafından bozguna uğratılmanın acısını zaman geçirmeden fena çıkarmışlar. Daha önce başlatılan sürgün politikası genişletilerek daha fazla sayıda yerli kabilesi topraklarından sürülmüş, bunu kabul etmeyen kabile şefleri idam edilmiş. Little Bighorn Savaşı’nda Lakotaların şefi olan Oturan Boğa ve Çılgın At takip edilerek aileleriyle birlikte öldürülmüş.

Özellikle Çılgın At “Ghost Dance”, Hayalet Dansı adıyla yeni bir ayaklanma başlatıp beyaz adama karşı savaşını sürdürmüş. Ama 10 yıla yayılan bu mücadele yine büyük bir yenilgiyle sona ermiş. 28 Aralık 1890’da Pine Ridge Kızılderili rezervasyon alanında tutulan Lakotalar “Wounded Knee”, Yaralı Diz isimli çayırda büyük bir katliama uğratılmışlar. Çılgın At’tan sonra şefleri Koca Ayak’ın “Hayalet Dansı Hareketi”nin lideri olduğunu savunan Amerikan Ordu Kuvvetleri kadın, çocuk demeden 600’e yakın Lakota’yı bu çayırda kılıçtan geçirmiş. Böylece beyaz adam bir bakıma Little Bighorn savaşının da rövanşını almış. Ama silahını kadın ve çocuklara yönelterek...

Bu bölgede 1970’lerde FBI ajanları ile Amerikan Kızılderili Hareketi adındaki yasadışı örgüt üyeleri arasında çıkan çatışmalarda onlarca kişi ölmüş. Beyaz adama göre Hayalet Dansı isyanını diriltmeyi amaçlayan bu yeni isyan kanlı biçimde bastırılırken, Marlon Brando, 1972 yılında “Baba” filmindeki rolüyle kazandığı “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü Washington yönetiminin bu konudaki tutumunu protesto etmek amacıyla reddetmiş. Oscar törenine kendisi adına gelen Lakota şefi Sacheen Küçük Tüy ise sahneye çıkarak tarihin en unutulmaz siyasi konuşmalarından birini yapmış.

GÖZYAŞI SÜRGÜNÜ
Beyaz adamın Amerika’nın dört bir yanındaki yerlilere karşı başlattığı yok etme kampanyası 20’nci yüzyıl başlarına dek sürdü. Kızılderililerin elindeki tarıma elverişli alanlar, altın, petrol ve diğer değerli madenlerin bulunduğu bölgeler devletleştirildi ve buradaki yerli kabileleri “rezervasyon alanı” adı verilen arazilere sürüldü. Örneğin bunlardan en bilineni 1831 ile 1859 yılları arasında yaşanan zorla göç sürecidir. Cherokee, Choctaw, Creek, Chickasaws ve Seminole kabileleri zorla Oklahoma’nın kuzeyine göçettirilerek buradaki kıraç arazilere yerleştirilmiş. Bu zorla göç olayı tarihe “Trail of Tears”, “Gözyaşı Sürgünü” olarak geçmiş. İşin daha acı yanı, rezervasyon alanlarında petrol ya da altın bulunması üzerine yerli kabileler bir kez daha yerlerinden sürülerek hiç bilmedikleri iklim ve coğrafyalarda yaşamak zorunda bırakılmışlar. Yani sistematik biçimde yokedilmişler...

Batı’nın içlerine doğru girdikçe Amerika’nın gerçek sahiplerinin nasıl “yavuz hırsızlar” tarafından yerlerinden edildiğini öğreniyor ve tarihi doğru okumanın ne denli güç bir iş olduğunu yeniden anlıyorsunuz. İşte bu konuyla ilgili size bir örnek daha...

BİZONLAR YA DA BUFALOLAR
Custer Milli Parkı’nda artık nesli tükenmekte olan bir bizon sürüsüyle karşılaşıyoruz... Endam olarak biraz daha küçük olanlara “Buffalo” adı verilen ama Lakotaların hepsini birden “Tatanka” olarak adlandırdığı Kuzey Amerika’ya özgü bu sığırlar yüzyıllar boyunca yerli kabilelerin ana besin kaynağı olmuş.

Konuştuğumuz Lakota şefi, beyaz adamların bizonları sistemli biçimde öldürerek yerlileri yoketmeye çalıştığını, bu şekilde biyolojik bir savaşla en azından yerlerinden edildiklerini anlatıyor. Lakota bir tatankayı öldürdüğünde yanına çöküp önce kendisinin affedilmesi için dua ediyor, bir anlamda özür diliyor ve ardından hayvanın her parçasını mutlaka işe yarar biçimde kullanıyor. Etini yiyor, postunu giysi olarak kullanıyor, bağırsak, diş ve tırnaklarından silah ve müzik aletleri yapıyor. Beyaz adam ise, en az 200 yıl süreyle tatankayı çoğunlukla Kızılderiliyi aç bırakmak, onu başka bölgelerde araması için yerinden etmek adına öldürüyor.

Bir gazete haberine göre, 1880’lerde Wisconsin’de bir düzlükte “Dinky” adındaki küçük bir yük treni dev bir bizon sürüsüyle karşılaşıyor. Dinky bu kalabalık bizon sürüsünün tren hattı üzerinden geçmesi için olduğu yerde 3 gün beklemek zorunda kalıyor. Bizonlar öyle kalabalık, öylesine dev sürüler halinde dolaşıyorlar ki, 100 yıl gibi bir süre içinde nesillerinin tükenme noktasına geldiğine inanmak hayli güç... 19’ncu Yüzyılın başlarında bizonların sayısının 60 ile 80 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Bugün ise sayıları 2 ile 4 bin arasında... İnsanoğlunun bir canlıya karşı tarihte gerçekleştirdiği en büyük katliamın adı; bizon katliamı.

Custer Milli Parkı’nda 2 günlük bir arayışın sonunda bulduğumuz küçük sürünün içine arazi aracıyla girip çekimler yapıyoruz. Park rehberinin ifadesiyle, annelik içgüdüsünün en üst seviyede olduğu bu hayvanlar yavrularını kaybettiklerinde sürüden ayrılıp yemeden içmeden kesiliyorlarmış. Uzun süreli açlık sonucu ölen, bir bakıma intihar eden tatankaların tek besin kaynakları ise ot.

LITTLE HOUSE ON THE PRAIRIE
Amerika’nın kuzeybatısına ilk ulaşanlar Fransızlar... Dağlardan vadilere yeşil bir sel gibi akan iri, vahşi otların oluşturduğu dev çayırlar bizonlara yurt olurken Fransızlar bu bölgeye Prairie adını vermişler. Prairie, bugün ABD’nin batıdaki Kayalık dağlarından başlayıp kuzeybatıdaki Kanada’ya sınır teşkil eden bölgeleri içine alan, ağırlıklı olarak Indiana, Ilinois, Minnesota, Wisconsin, Iowa ve Nebraska eyaletlerinin tümü için kullanılan bir bölgesel tanımlamaya dönüşmüş. Prairie, 1970’lerde dünya çapında popüler olan “Küçük Ev” dizisinin de mekanıdır. Orjinal adı “Little House on the Prairie” olan dizi Minnesota’nın Walnut Grove kasabasında çekilmiş ve gösterildiği yıllarda televizyon izleyicileri tarafından büyük ilgi görmüştü. Okuduğunuz yazının içeriğine, yani Vahşi Batı öykülerine hiç benzemeyen öyküler anlatılır bu dizide...

Gerçektende aralarında coğrafi yönden büyük mesafeler bulunmasa da 19’ncu yüzyılın ortalarında, örneğin Güney Dakota’daki kasabalarda kan gövdeyi götürürken Minnesota’da ilk yerleşimciler aileleriyle birlikte daha huzurlu ve güvenli bir hayat sürüyorlarmış. Moral değerlerin baştacı edildiği, aile, sevgi, inanç, dostluk ve dayanışma gibi kavramların adeta kutsandığı “Küçük Ev” Western nitelikli yapımlardan tamamiyle uzaktadır. Ama kanunsuz batıyla Prairie arasındaki farkı ortaya koyması, aynı dönem ve aynı coğrafyada yaşayan insanların ne denli birbirilerinden farklı değerlere sahip olduklarını göstermesi açısından ilginç ve önemli bir televizyon işidir...

RUSMORE DAĞI
Yahu bir ot meselesinden bakın nerelere geldik...! Halbuki bıraktığımız yerde tatankalar vardı... İşte, ahir ömrümüzde bir daha karşılaşma şansımız pek az olan tatankalarla hatıra fotoğrafı çektirip büyük bir saadet içinde Deadwood’a yola çıkıyoruz. Önce beyaz adamın Rushmore Dağı’na büyük bir heyecan ve tutkuyla işlediği dört Amerikan başkanının portresinden oluşan “Rushmore Dağı Anıtı”na varıyoruz. Amerika’yı dünyanın en güçlü ülkelerinden biri yapan ve ulusal bilinç ile birlikteliği en unutulmaz girişimlerle yaratmayı başaran dört başkan George Washington, Thomas Jefferson, Abraham Lincoln ve Theodore Roosevelt... Onların büstlerini Rushmore dağına oyarak anıtlaştıran ekibin başında heykeltraş Gutzon Borglum vardı.

1927 - 1941 yılları arasında Borglum’un önderliğinde ve oğlunun çabalarıyla 400 kişilik bir ekiple tamamlanan bu dağ-anıt bulunduğu bölgeyi Amerika’nın en çok turist çeken bölgelerinden biri haline getirmiş. Alfred Hitchcock’un 1959’da yaptığı ve Cary Grant ile Eva Marie Saint’in başrollerini paylaştığı “North by Northwest” isimli filmde mekan olarak kullanılan Rushmore Dağı, bu filmle birlikte dünya çapındaki şöhretini de ikiye katlamış. Son yıllarda büstlerdeki belirgin çatlamalar nedeniyle sürekli silikon macunlarla ayakta tutulmaya çalışılan dağ-anıt Amerikalıların her daim gurur duydukları bir modern zamanlar Sfenks’i...

İnşası sırasında Federal Hükümet’ten alınan yardım paralarının kaybolduğu, büstlerde eksik ve yanlışlar bulunduğu ve heykeltraş Borglum’un eski bir Ku Klux Klan üyesi olduğu iddiaları Amerikan halkının gözünde Rushmore Dağı’nın büyüsünü ve etkisini kaybettirmemiş...

HANGİ KIZILDERİLİ?
Ancak Rushmore’a tepki duyanlar ya da içten içe kızanlar da var... Lakotalar...! Lakota yerlileri “pow wow” toplantılarında, yani şaman ritüellerini yerine getirmek için biraraya geldiklerinde Amerikan bayraklarını yanlarından eksik etmiyor ve her fırsatta Birleşik Devletler’e bağlılıklarını vurguluyorlar. Ama bu vatansever yaklaşım daha çok, rengi ne olursa olsun topraklarının varlığını onaylayan bir bayrağa karşı duyulan saygıyla açıklanabilir. Kaldı ki, artık yüzyıllara yayılan sistemli yok edilme kampanyasına karşı onların içlerinde yaşattıkları kırgınlık hissi derinlemesine yapılan sohbetlerde hemen su yüzüne çıkıyor.

Federal Devlet, yarım ağızla özür dilese de, çeşitli yöntemlerle açtığı yarayı kapatmaya çalışsa da (Örneğin, Kızılderili kabilelerine yaşadıkları rezervasyon alanlarında kumarhane açma izni veriliyor), başkent Washington’da Kongre binasının kubbesine bir Kızılderili şefi heykeli yerleştirmiş olsa da yüreklerdeki acının yüzlere yansımasını önlemek pek kolay olmuyor. Alkolizmin had safhada olduğu yerliler arasında kendini ataları gibi gerçek anlamda özgür hissedenlere rastlamak çok zor... Montana veya Güney Dakota’da gördüklerimiz hayatı boşvermişcesine yaşayan, çok içip az konuşan Kızılderililerdi. Otoyolların kenarlarında el yapımı çömlek, ahşap hediyelik ya da maytap ve havai fişek satan karavanlarında küçük bir gölgenin dibine yığılmış sessiz insanlar topluluğu...

Kimileri ise, rodeo yarışlarında binicilik ya da at terbiyeciliği yaparak kendi köklerinden gelen bir geleneği sürdürüyorlar. İzlediğimiz bir yarışmada katılımcıların önemli bir bölümünün Kızılderili kökenli olduğunu ve hepsinin ortaya konulan ikramiyeyi elde edebilmek için canhıraş bir mücadele sergilediklerini görüyoruz... Vahşi Batı’dan bugüne kalanlar arasında rodeo yarışmaları hala büyük ilgi ve tutkuyla izleniyor.

ÇILGIN AT VE BİTMEYEN BİR DAĞ-ANIT
Rushmore Dağı’nda, Lakotaların ifadesiyle, soğuk nazarlarla kendi topraklarına gözlerini dikmiş bakan dört büyük “beyazbaba” (Lakotaların ABD başkanlarına verdikleri ad) bu toprakların gerçek sahiplerine karşı her zaman şefkat duygusu içinde olmamışlar. Bu yüzden Lakotalar kendi topraklarındaki dağlara gerçek bir şefin büstünü inşa etme kararı almışlar. Ve ortaya bir türlü bitirilemeyen dev bir mimari proje çıkmış... Son 50 yıldır Lakotaların efsanevi şefi, Little Bighorn savaşında General Custer ve askerlerini bozguna uğratan, Hayalet Dansı isyanının önderlerinden “Crazy Horse”, Çılgın At’ın büstü bir dağa en görkemli biçimde yansıtılmaya çalışılıyor.

Büyük bir savaşçı olduğu kadar önemli bir politik lider ve geleneklerine çok bağlı bir filozof olarak tanımlanan Çılgın At, beyaz adama karşı Kızılderililerin onur sembollerinden biri olmuş. Çılgın At, beyaz adam bu kıtaya ayak bastığında 2 binden fazla kabilenin 5 binden fazla dil konuştuğu devasa bir kültürün son ve belki de en unutulmaz önderlerinden biri olmuş. Özgürlük düşüncesini, doğaya ve ataya saygıyı kendi isminde anıtlaştıran Çılgın At, ayakta kalıp kültürlerini ve değerlerini yaşatmaya çalışan son 100 Kızılderili kabilesinin en çok saygı duyduğu lider... Yaşarken onunla birlikte savaşa girenler beyaz adamın kölesi olurken o tek kare dahi fotoğrafının çekilmesine, ruhunun özgürlüğü yokedilecek endişesiyle izin vermemiş. Beyaz adamın kendisine dayattığı herşeye karşı koyup sonuna kadar özgürlüğü için savaşmış.

Lakota şeflerinden Ayaktaki Ayı, 1947 yılında Rushmore Dağı’na yaklaşık 4 kilometre uzaklıkta bir başka dağa Rushmore’un en az iki misli, en büyük büyük piramit Keops’tan daha yüksek bir anıt inşa edilmesi için harekete geçmiş. Bunun için Rushmore’da da çalışmış Polonya göçmeni heykeltraş Korczak Ziolkowski’ye teklif götürmüş. Ziolkowski, bu teklifi hemen kabul etmiş ve Lakotaların unutulmaz şefi Çılgın At’ın heybetli bir atın üzerinde duruşunu tasvir eden heykelini dağın yüzeyinde oluşturmaya başlamış. Bu işlemi dinamitlerle, kompresörlü kazıcılarla ve ince işçilikle öldüğü 1982 yılına kadar vazgeçmeden tek başına sürdürmüş. Lakotaların sahibi olduğu bu arazide Ziokolwski’nin ölümünden sonra 10 çocuğu onun bıraktığı mirası devralıp Çılgın At’ın heykelini bitirmeye çalışmış.

Ziolkowski’nin kendini adadığı bu inanılmaz heykel, Çılgın At’ı eliyle Dakota ovalarını işaret ederken gösteriyor. Ve Çılgın At, “Ait olduğum toprak, gömülü olduğum topraktır” diyor. Anıt-dağın hemen dibinde şef Kızıl Bulut’un şu sözleri yazılı; ” ...Beyaz adam bize sayısını hatırlayamadığım kadar çok konuda söz verdi. Bunlardan sadece birini tuttu. En sonunda topraklarımızı elimizden alacağını söylemişti. İşte sadece bu sözünü yerine getirdi...”

Çılgın At’ın heykelinde onca yıllık uğraşıya rağmen sadece yüzü net biçimde ortaya çıkarılabilmiş. Washington yönetimleri iki defa bu projeye 10 milyon dolar tutarında destek vermek istese de, Lakota kabilesi ile Ziolkowski ailesi bunları kabul etmemiş. Amaçları sadece bu anıt-dağı görmeye gelen, kendilerini destekleyen insanlardan toplanan bağışlarla heykeli tamamlamak. Yani Washington’daki büyük beyazbabanın parasıyla değil... Beyaz adamın şeflerine ya da onun kurumlarının parasına muhtaç olmadan Çılgın At’ın heykeli tamamlanırsa, bu Lakotalar ve Ziolkowski ailesi için büyük bir onur olacak.

VAHŞİ BATI NEREDE ?
Deadwood’daki gerçekten turistik olmayan gayet ciddi bir “En Hızlı Silah Çekme Yarışı” ve “Geleneksel Rodeo Yarışları”nı izledikten sonra son gecemizi kasabanın en eski barlarından birinde hayatını sığır çobanlığıyla kazanan genç “cowboy”larla geçiriyoruz. Konuştukları konular, güldükleri şakalar, kızdıkları meseleler bize öylesine uzak ki... Ve bizler onlar için öylesine yabacıyız ki... Bir defa daha turistik bir mekanın dışında Amerika’yı, dibine kadar indiğimiz, o herşeyden yalıtılmış, kendi halindeki ıssız Amerika’yı yaşıyoruz. Kanun koyucu ve uygulayıcısının bulunması dışında geriye kalanlarla zamanın durduğu bir yerdeyiz sanki. Şu jukebox, şu bilardo masası ve şu iki televizyon da olmasa...

Üç günlük bu keyifli, unutulmaz maceranın arkasından Rapid City’den havalanan uçakta uçsuz bucaksız batının vadilerine, dağlarına, ırmaklarına dalıyor gözlerim. Öyle ıssız, öyle güzel ki... Beyaz adamın öyküleri bir yana, bu güzel ama bir o kadar da zorlu coğrafyanın gerçek sahiplerine hak vermemek mümkün değil. Doğayı “anne” olarak tanımlayan, ona acı vermemek için düzenli tarım yapmayan, ottan böceğe, tavşandan bizona her canlının ruhu olduğuna inanan ve hepsinden sadece “ihtiyacı” kadar yararlanan bu insanlar, Vahşi Batı’nın bu heybetli güzelliğine ne büyük saygı duymuşlar.

Şöyle diyor Suquamish kabilesinin büyük şefi Seattle; ” Beyaz adam, anası olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alınıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki; toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip bitirecek.... Beyaz adam yağmurlarımızı da alsın, topraklarımızı sulayacak göz yaşlarımız var nasıl olsa....”

Ve ardından ekliyor; ” Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yokolduğunda, son balık tutulduğunda beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak....”

Böylesine güçlü bir felsefeyle karşılaştığınızda “Into the West”in ilk bölümünde yer alan o unutulmaz cümleyi hatırlıyorsunuz... Lakota yerlisi kendisine tekerleği tanıştıran beyaz adama, kendisini ailesiyle birlikte taşıyabilecek bu müthiş “keşif” için teşekkür ediyor. Filmin “iyi karakterli” genç beyaz kahramanı da, “Asıl, beni yıldızlara taşıyacak tekerleği, düşüncelerinle sen bana hediye ettin” diyor. Bu yüzden dizinin ilk bölümü “Wheel to the Stars”, yani “Yıldızlara Giden Tekerlek” adını taşıyor.

MERHABA “INTO THE WEST”...!
İşte oradayım, bambaşka bir hayatın zorlu coğrafyasında. Fazla değil, 100 yıl önce yaşananların öyküleriyle hala diri kalmış bir “Vahşi Batı” var gözümde. Çift kanatlı bar kapısından her an Wild Bill Hickock girecek, ardından Calemity Jane. Ormanlarda, dağların kıyısında devasa bir bizon sürüsüyle karşılaşacağız. Bir dere kenarında çadırlarını kurmuş bir Lakota kabilesi çıkacak karşımıza.

Zamanın donduğu yerdeyiz... Bu coğrafyada hayallerini gerçekleştirmek için sürekli daha batıya gidenlerin ve onların karşısına çıkanların öyküleri anlatılıyor.

Ne öyküler ama... Mutlaka tutku, mutlaka savaş, muhtemel bir aşk... İyi adamlar, kötü adamlar. Kovboylar, Kızılderililer. Küçük kasabalar, posta arabaları, silahlar, soygunlar, trenler, salonlar, kumarbazlar, silahşörler, hilebazlar, aşk kadınları, düellolar, çöller, koyu yeşil ormanlar, küçük kiliseler, küçük çiftlik evleri, ıssız yollar... Ne kahramanlar, ne mekanlar, ne manzara ama...

Öyleyse onların öyküleri film yapılmayacak da kimin yapılacak?

John Wayne, Clint Eastwood, John Ford, Sergio Leone ve Vahşi Batı öykülerine elini atmış daha nicesi...

En saygın “High Noon”dan en popüleri “The Good, The Bad and the Ugly”sine kadar en az birisiyle zihnimizde iz bırakmış öyküler, kahramanlar. Elbette Spielberg de imzasını koyacaktı bir Western’e... Ve elbette iyi bir iş çıkacaktı ortaya. O halde şimdi “Into the West” izleme zamanı.

Daha ne yazabilirim ki “bizzat” gördüm o mekanları diyerek, Vahşi Batı öykülerinin lezzetini bir kez daha hatırlatmaktan başka...?


“Vahşi Batı Notları”, 6 Ağustos Cumartesi saat 22.05 - 7 Ağustos Pazar saat 12.05’te NTV’de.

 

Bu habere oy ver
Düşük
1 Puan 2 Puan 3 Puan 4 Puan 5 Puan 6 Puan 7 Puan 8 Puan 9 Puan 10 Puan
Yüksek
     •  En çok puan alan haberler

Yazdır Gönder Görüş yaz/ oku

                        Bu habere henüz yorum yapılmamış


Ana Sayfa | Türkiye | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür Sanat | Doğal Hayat | Eğitim | Moda
Spor | Hava Yol | İletişim | Yardım | İzleyici Görüşleri | Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları