WASHINGTON - Ahmet Yeşiltepe, Güney Dakotanın Rapid City kentine, oradan da bir zamanlar Vahşi Batının başkenti olarak kabul edilen ve Amerikan tarihinin son Altına Hücumunun yaşandığı Deadwood kasabasına gitti. Lakota ve Cheyenne yerlileri ile röportajlar yaptı. Nesli tükenmekte olan bufalo sürülerinin yaşadığı alanları gezdi. Rodeo ve hızlı silah çekme yarışmalarını izledi. Rushmore Dağı ile onun tam karşısına yapılan görkemli Crazy Horse, çılgın at dağ-anıtının öyküsünü dinledi. Daha sonra bunlarla ilgili aldığı notları ve görüntüleri belgesele dönüştürdü. Ortaya çıkan belgesel aslında Into The West için bir bakıma kullanma kılavuzu ya da dizi filmi konuları bilerek izleme rehberi. Bu görsel rehberde, beyaz adamın Kızılderililerle ilk karşılaşması, beyaz yerleşimcilerin Vahşi Batı topraklarındaki mücadeleleri, Kızılderili sürgünü, savaş tarihçesi ve bufalo öyküleri anlatılıyor. Vahşi Batı Notları, 6 Ağustos Cumartesi gecesi saat 22.05te, Pazar günü ise saat 12.05te NTVde yayınlanacak.
Otel odasının masaj yapabilen koltuğuna boylu boyunca serilip patlamaya hazır televizyon kanalı TNTyi izlemeye başladığımda, kaderin ağlarını örmeye başladığını bilmiyordum. Takdir-i İlahi işte...! Sadece bu yüzden olmasa bile; kısmen, size okuduğunuz bu güzide satırları yazmama vesile olacak, Into The Westin ilk bölümünü seyre koyuldum.
O günlerde Washingtondaydım. Amerikan siyasetinin kalbinde (En sevdiğim 100 matbuat deyiminden biridir!) ülkenin önde gelen kanaat önderleriyle Ankara - Washington siyaset hattı üzerine laflarken, göz ucuyla Spielbergin yeni televizyon dizisinin reklamlarını kesmeden edemedim. Kah Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün ense kökünden karşı binadaki dev reklam panosunda, kah Kongrenin önünden geçen otobüslerin üstünde, kah düşünce kuruluşlarının lobilerindeki geniş televizyon ekranlarında... Her yerde Into the West vardı...! Eh, bir de konuştuğunuz adamların hemen tümünün diline pelesenk olmuşsa geriye diziyi izlemekten başka bir şey kalmıyordu.
Biz de öyle yaptık ve Dışişleri Bakanı Condienin ısrarlı akşam yemeği davetine rağmen, dizinin ilk bölümünü tercih ettik!
Kaderin cilveyle ağlarını ördüğüne üç gün sonra gideceğim yerlerin öyküsünün bu dizide anlatıldığını görünce biraz olsun uyandım. Lakin aslı uyanışım bir CNBC-e yöneticisinin Biz Into The Westi aldık, hadi şu Vahşi Batı hakkında bir şeyler yaz emir kipi sayesinde oldu.
Lafı fazla uzatmamayım ama, bencileyin, ilk bölümdeki Lakota yerlileriyle tanışma fırsatı bulmuş bir garip Türk gazetecisiyim... Başka bir medya grubunda olsaydık başlığımız bile hazırdı; Kızılderililer Spielberge, Spielberg bize hayran...!  | |
INTO THE WEST Bildiğimiz Western kalıpları Into the West in içine gayet efendi bir üslupla yerleştirilmiş. Ne az, ne de çok... Ama hepsinden önemlisi pek az Hollywood zanaatkarının yaptığı bir iş yapılmış, Amerikanın gerçek sahiplerine sağlam bir selam verilmiş. Tabii bunun ne derece samimi olduğunu Spielbergden başka kim bilebilir ki...?
STURGIS Uzun bir yolculuğun son etabında Minneapolis / St. Paul havalimanından dört pervaneli, pırpır uçakla Güney Dakota eyaletinin en büyük kenti Rapid Citye uçuyoruz. 400 bin nüfuslu eyaletin dörtte biri bu kentte yaşıyor. Geri kalanlarını ise havadan seçmek pek zor olmuyor!
Güney Dakota toprakları Minnesotanın binlerce küçük göl veya göletinin ardından kıraç, yüksek platoların böğrüne derin vadiler açan Missouri ve Cheyenne nehirleri dışında sanki sonsuzlukta yüzen bir No Mans Land. Rapid City havalimanı bizim Kars havalimanından biraz büyükçe. Yollar, Black Hills bölgesine doğru giden Harley Davidson tutkunlarının motor gürültüsü dışında sessiz, ıssız...
Bu bölgedeki Sturgis kasabası ve çevresi Harley tutkunları için adeta kutsal topraklar. Her yıl Ağustos ayında düzenlenen Harley Festivali için bölgeye en az yarım milyon motorlu geliyor. Bu yıl festivalin 65nci yılı ve hedef, 1 milyon Harleyi Sturgiste toplamak.
DEADWOOD Yaklaşık 1 saat süren yolculuğun ardından Black Hillsin kuzeyinde, Amerikan tarihinde son Altına Hücumun yaşandığı küçük kasaba Deadwooda ulaşıyoruz.
1876da New York gazetelerinin manşetten duyurduğu Black Hillsde Altın Bulundu haberi bu küçük kasabaya 6 ay içinde 100 bin insanın doluşmasına yol açmış.
Dağ taş, altın arayan macerasever tayfasıyla tanışımış. Asker kaçakları, yeni göçmenler ve ipten kazıktan son anda kurtulmuş biçare kanunsuzlar Deadwoodu hızla yeryüzünün en kanlı beldesi haline getirmiş. Benim kuşağımıdan çoğumuzun Red Kit, Tom Miks ya da Teksas çizgi roman serilerinden aşina olduğu Wild Bill Hickock, Calamity Jane, Buffalo Bill ve diğer müstesna Vahşi Batı karakterleri gerçekten bu kasabada yaşamış ve Hakkın rahmetine burada nalları dikerek ulaşmışlar...! Hatta mezarları bile Deadwoodda...
Belki biraz mit, yaşadıkları efsane haline getirilmiş ama Dakotanın henüz ABDye katılmadığı o yıllarda yerel otoritenin hiçbir şekilde bulunmadığı Deadwoodda yemedikleri herze kalmamış. Onlarla ilgili efsane o kadar çok ki... Örneğin Deadwoodun unutulmaz isimlerinden Wild Billin öldürülüşü bile başlıbaşına bir destan! Poker oynarken sırtından vurulan Wild Billin o anda elinde tuttuğu kartlar, iki adet sekiz iki adet as, bugün kumar terminolojisinde dead mans hand, yani ölü adam eli olarak kullanılıyor.
Deadwooddaki kanunsuzluk ortamı bölgede altının bulunmasıyla en üst noktaya ulaşmış. Altın arayıcıları kasabanın kumarhanelerinde ve fuhuş salonlarında günlük işlerini yaparcasına dülleoya girişirken; kasaba, tarihin en unutulmaz silahşörlerini, en hızlı silah çeken kovboylarını yaratmış. Burada en çok para kazananlar ise altın arayıcılarının aksine kumarhane ve fuhuş salonu işletmecileriyle mezarcılar olmuş. Deadwood, ABD sınırıları dışında kalan topraklarda olduğu için buraya uzun bir süre ne adaletin savunucusu bir şerif ne de onun keskin kılıcını sallayan bir hakim atanabilmiş. Böylece ortaya, unutulmaz bir Vahşi Batı gezegeni ve onun kanunsuzlar başkenti Deadwood çıkmış.
Kasaba şimdilerde her ne kadar turistik bir belde olarak ayakta duruyorsa da, bence Amerikanın pek çok turizm beldesine oranla zayıf. Örneğin, kaldığım tarihi otel Franklinde, zamanın 1909da donduğunu söyleyebilirim. Bunu sürekli tıkanan tuvalet, leş gibi kokan çarşaflar ve içinde Clint Eastwood-vari banyo yaptığım, sığır çıngırağıyla havlu istediğim banyo nedeniyle rahatlıkla kanıtlayabilirim.
Kaldığım odaya Rusty Gimble adında ünlü bir kumarbaz ve girişimcinin adı verilmiş. Rusty, bölgede altın bulunduğu duyulup kasabada nüfus patlaması olunca iki adet eşekle fuhuş sektörüne start veren ilk işadamı olmuş. Tabii odanın neden saman koktuğunu da ikinci gece başka bir otele taşınırken öğrenmiş bulunuyorum..! Dedik ya, zaman Deadwoodda donmuş...
Vahşi Batının bu en ünlü kasabasında Hollywood yıldızı Kevin Costnerin sahibi olduğu bir kumarhane var. Costner, Kurtlarla Dansın çekimleri için buraya geldiğinde turizme hizmet şiarıyla kasabada bir kumarhane açmış. Deadwoodun ünlü genelevleri ise, 1980 yılında kasaba sakinlerinin protesto gösterileri ve gözyaşları içinde kapatılmış. Kumar ise dört nala devam eden en önemli eğlencelik...!
LEAD KASABASI Vahşi Batı efsanesinin bu gerçek başkentinin hemen 4 kilometre güneyinde 1876da altının bulunduğu Lead Dağı yeralıyor. Dibinde de Deadwooddan daha küçük ama en az onun kadar kanunsuzlarıyla şöhret kazanmış Lead kasabası.
Buradan arabamızla daha güneye doğru General Custer Milli Parkına yolalıyoruz. Tarihin hem yazana hem de okuyana göre değişebileceği ve bu permütasyonlar üzerinden Tarih ne kadar gerçektir? sorusunu sorabileceğimiz bir isimle karşı karşıyayız şimdi... General George Armstrong Custer.
GENERAL CUSTER Güney Dakota ve Montanadaki yerli kabilelere en az 5 yıl süreyle kan kusturmuş olan Custer nihayet 25 Haziran 1876da Montanadaki Little Bighorn düzlüğünde aradığını bulmuş! Tarihte ilk defa beyaz adama kaşı birleşen Lakota, Nakota ve Dakota (Bu kabilelerin tümüne birden bölgeye ilk gelen Fransız yerleşimciler Sioux adını vermişler ama yerliler yılan anlamına gelen bu isim nedeniyle kendilerine Sioux denilmesine fena öfkeleniyorlar) ve Cheyenne yerlileri General Custer ve adamlarını Little Bighornda bozguna uğratmışlar.
Bu savaşta Custer iki biraderi ve 400 askeriyle birlikte ölürken, Kızılderililer sadece onun ve kardeşlerinin kafa derisini yüzmeyerek müthiş aşağılayıcı bir davranışta bulunmuşlar! Bizzat konuştuğum Lakota şefi Sarı Benekli Geyik atalarım sadece kadın, çocuk ve kancıkların kafa derisini yüzmezdi diyor. Lakotaların dişi köpekle eşdeğer muameleye uygun gördüğü Custer, beyaz adama göre ise bir kahraman... Beyaz adam için o sadece Washingtonun emirlerini uygulayan, iç savaşta Kuzeye büyük yararlılıkları bulunan kahraman bir askerdi.
İsanın çarmıha gerilişi gibi Custers Last Stand, yani Custerın Son Savaşı da Amerikan tarihinin vazgeçilmez ikonlarından birine dönüşmüş. Pek çok ünlü Amerikalı ressam tarafından tasvir edilen ve Custerı müthiş bir kahraman olarak gösteren Little Bighorn Savaşı resimlerinden birini ülkenin en büyük bira şirketlerinden biri de kendisine amblem yapmış.
Kızılderili kabilelerinin tarihte ilk ve belki de son kez biraraya gelip, ittifak yaparak beyaz adama karşı savaştığı Little Bighorn onlar için sonun başlangıcı olmuş... Washington yönetimleri Kızılderililer tarafından bozguna uğratılmanın acısını zaman geçirmeden fena çıkarmışlar. Daha önce başlatılan sürgün politikası genişletilerek daha fazla sayıda yerli kabilesi topraklarından sürülmüş, bunu kabul etmeyen kabile şefleri idam edilmiş. Little Bighorn Savaşında Lakotaların şefi olan Oturan Boğa ve Çılgın At takip edilerek aileleriyle birlikte öldürülmüş.
Özellikle Çılgın At Ghost Dance, Hayalet Dansı adıyla yeni bir ayaklanma başlatıp beyaz adama karşı savaşını sürdürmüş. Ama 10 yıla yayılan bu mücadele yine büyük bir yenilgiyle sona ermiş. 28 Aralık 1890da Pine Ridge Kızılderili rezervasyon alanında tutulan Lakotalar Wounded Knee, Yaralı Diz isimli çayırda büyük bir katliama uğratılmışlar. Çılgın Attan sonra şefleri Koca Ayakın Hayalet Dansı Hareketinin lideri olduğunu savunan Amerikan Ordu Kuvvetleri kadın, çocuk demeden 600e yakın Lakotayı bu çayırda kılıçtan geçirmiş. Böylece beyaz adam bir bakıma Little Bighorn savaşının da rövanşını almış. Ama silahını kadın ve çocuklara yönelterek...
Bu bölgede 1970lerde FBI ajanları ile Amerikan Kızılderili Hareketi adındaki yasadışı örgüt üyeleri arasında çıkan çatışmalarda onlarca kişi ölmüş. Beyaz adama göre Hayalet Dansı isyanını diriltmeyi amaçlayan bu yeni isyan kanlı biçimde bastırılırken, Marlon Brando, 1972 yılında Baba filmindeki rolüyle kazandığı En İyi Erkek Oyuncu ödülünü Washington yönetiminin bu konudaki tutumunu protesto etmek amacıyla reddetmiş. Oscar törenine kendisi adına gelen Lakota şefi Sacheen Küçük Tüy ise sahneye çıkarak tarihin en unutulmaz siyasi konuşmalarından birini yapmış.
GÖZYAŞI SÜRGÜNÜ Beyaz adamın Amerikanın dört bir yanındaki yerlilere karşı başlattığı yok etme kampanyası 20nci yüzyıl başlarına dek sürdü. Kızılderililerin elindeki tarıma elverişli alanlar, altın, petrol ve diğer değerli madenlerin bulunduğu bölgeler devletleştirildi ve buradaki yerli kabileleri rezervasyon alanı adı verilen arazilere sürüldü. Örneğin bunlardan en bilineni 1831 ile 1859 yılları arasında yaşanan zorla göç sürecidir. Cherokee, Choctaw, Creek, Chickasaws ve Seminole kabileleri zorla Oklahomanın kuzeyine göçettirilerek buradaki kıraç arazilere yerleştirilmiş. Bu zorla göç olayı tarihe Trail of Tears, Gözyaşı Sürgünü olarak geçmiş. İşin daha acı yanı, rezervasyon alanlarında petrol ya da altın bulunması üzerine yerli kabileler bir kez daha yerlerinden sürülerek hiç bilmedikleri iklim ve coğrafyalarda yaşamak zorunda bırakılmışlar. Yani sistematik biçimde yokedilmişler...
Batının içlerine doğru girdikçe Amerikanın gerçek sahiplerinin nasıl yavuz hırsızlar tarafından yerlerinden edildiğini öğreniyor ve tarihi doğru okumanın ne denli güç bir iş olduğunu yeniden anlıyorsunuz. İşte bu konuyla ilgili size bir örnek daha...
BİZONLAR YA DA BUFALOLAR Custer Milli Parkında artık nesli tükenmekte olan bir bizon sürüsüyle karşılaşıyoruz... Endam olarak biraz daha küçük olanlara Buffalo adı verilen ama Lakotaların hepsini birden Tatanka olarak adlandırdığı Kuzey Amerikaya özgü bu sığırlar yüzyıllar boyunca yerli kabilelerin ana besin kaynağı olmuş.
Konuştuğumuz Lakota şefi, beyaz adamların bizonları sistemli biçimde öldürerek yerlileri yoketmeye çalıştığını, bu şekilde biyolojik bir savaşla en azından yerlerinden edildiklerini anlatıyor. Lakota bir tatankayı öldürdüğünde yanına çöküp önce kendisinin affedilmesi için dua ediyor, bir anlamda özür diliyor ve ardından hayvanın her parçasını mutlaka işe yarar biçimde kullanıyor. Etini yiyor, postunu giysi olarak kullanıyor, bağırsak, diş ve tırnaklarından silah ve müzik aletleri yapıyor. Beyaz adam ise, en az 200 yıl süreyle tatankayı çoğunlukla Kızılderiliyi aç bırakmak, onu başka bölgelerde araması için yerinden etmek adına öldürüyor.
Bir gazete haberine göre, 1880lerde Wisconsinde bir düzlükte Dinky adındaki küçük bir yük treni dev bir bizon sürüsüyle karşılaşıyor. Dinky bu kalabalık bizon sürüsünün tren hattı üzerinden geçmesi için olduğu yerde 3 gün beklemek zorunda kalıyor. Bizonlar öyle kalabalık, öylesine dev sürüler halinde dolaşıyorlar ki, 100 yıl gibi bir süre içinde nesillerinin tükenme noktasına geldiğine inanmak hayli güç... 19ncu Yüzyılın başlarında bizonların sayısının 60 ile 80 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Bugün ise sayıları 2 ile 4 bin arasında... İnsanoğlunun bir canlıya karşı tarihte gerçekleştirdiği en büyük katliamın adı; bizon katliamı.
Custer Milli Parkında 2 günlük bir arayışın sonunda bulduğumuz küçük sürünün içine arazi aracıyla girip çekimler yapıyoruz. Park rehberinin ifadesiyle, annelik içgüdüsünün en üst seviyede olduğu bu hayvanlar yavrularını kaybettiklerinde sürüden ayrılıp yemeden içmeden kesiliyorlarmış. Uzun süreli açlık sonucu ölen, bir bakıma intihar eden tatankaların tek besin kaynakları ise ot.
LITTLE HOUSE ON THE PRAIRIE Amerikanın kuzeybatısına ilk ulaşanlar Fransızlar... Dağlardan vadilere yeşil bir sel gibi akan iri, vahşi otların oluşturduğu dev çayırlar bizonlara yurt olurken Fransızlar bu bölgeye Prairie adını vermişler. Prairie, bugün ABDnin batıdaki Kayalık dağlarından başlayıp kuzeybatıdaki Kanadaya sınır teşkil eden bölgeleri içine alan, ağırlıklı olarak Indiana, Ilinois, Minnesota, Wisconsin, Iowa ve Nebraska eyaletlerinin tümü için kullanılan bir bölgesel tanımlamaya dönüşmüş. Prairie, 1970lerde dünya çapında popüler olan Küçük Ev dizisinin de mekanıdır. Orjinal adı Little House on the Prairie olan dizi Minnesotanın Walnut Grove kasabasında çekilmiş ve gösterildiği yıllarda televizyon izleyicileri tarafından büyük ilgi görmüştü. Okuduğunuz yazının içeriğine, yani Vahşi Batı öykülerine hiç benzemeyen öyküler anlatılır bu dizide...
Gerçektende aralarında coğrafi yönden büyük mesafeler bulunmasa da 19ncu yüzyılın ortalarında, örneğin Güney Dakotadaki kasabalarda kan gövdeyi götürürken Minnesotada ilk yerleşimciler aileleriyle birlikte daha huzurlu ve güvenli bir hayat sürüyorlarmış. Moral değerlerin baştacı edildiği, aile, sevgi, inanç, dostluk ve dayanışma gibi kavramların adeta kutsandığı Küçük Ev Western nitelikli yapımlardan tamamiyle uzaktadır. Ama kanunsuz batıyla Prairie arasındaki farkı ortaya koyması, aynı dönem ve aynı coğrafyada yaşayan insanların ne denli birbirilerinden farklı değerlere sahip olduklarını göstermesi açısından ilginç ve önemli bir televizyon işidir...
RUSMORE DAĞI Yahu bir ot meselesinden bakın nerelere geldik...! Halbuki bıraktığımız yerde tatankalar vardı... İşte, ahir ömrümüzde bir daha karşılaşma şansımız pek az olan tatankalarla hatıra fotoğrafı çektirip büyük bir saadet içinde Deadwooda yola çıkıyoruz. Önce beyaz adamın Rushmore Dağına büyük bir heyecan ve tutkuyla işlediği dört Amerikan başkanının portresinden oluşan Rushmore Dağı Anıtına varıyoruz. Amerikayı dünyanın en güçlü ülkelerinden biri yapan ve ulusal bilinç ile birlikteliği en unutulmaz girişimlerle yaratmayı başaran dört başkan George Washington, Thomas Jefferson, Abraham Lincoln ve Theodore Roosevelt... Onların büstlerini Rushmore dağına oyarak anıtlaştıran ekibin başında heykeltraş Gutzon Borglum vardı.
1927 - 1941 yılları arasında Borglumun önderliğinde ve oğlunun çabalarıyla 400 kişilik bir ekiple tamamlanan bu dağ-anıt bulunduğu bölgeyi Amerikanın en çok turist çeken bölgelerinden biri haline getirmiş. Alfred Hitchcockun 1959da yaptığı ve Cary Grant ile Eva Marie Saintin başrollerini paylaştığı North by Northwest isimli filmde mekan olarak kullanılan Rushmore Dağı, bu filmle birlikte dünya çapındaki şöhretini de ikiye katlamış. Son yıllarda büstlerdeki belirgin çatlamalar nedeniyle sürekli silikon macunlarla ayakta tutulmaya çalışılan dağ-anıt Amerikalıların her daim gurur duydukları bir modern zamanlar Sfenksi...
İnşası sırasında Federal Hükümetten alınan yardım paralarının kaybolduğu, büstlerde eksik ve yanlışlar bulunduğu ve heykeltraş Borglumun eski bir Ku Klux Klan üyesi olduğu iddiaları Amerikan halkının gözünde Rushmore Dağının büyüsünü ve etkisini kaybettirmemiş...
HANGİ KIZILDERİLİ? Ancak Rushmorea tepki duyanlar ya da içten içe kızanlar da var... Lakotalar...! Lakota yerlileri pow wow toplantılarında, yani şaman ritüellerini yerine getirmek için biraraya geldiklerinde Amerikan bayraklarını yanlarından eksik etmiyor ve her fırsatta Birleşik Devletlere bağlılıklarını vurguluyorlar. Ama bu vatansever yaklaşım daha çok, rengi ne olursa olsun topraklarının varlığını onaylayan bir bayrağa karşı duyulan saygıyla açıklanabilir. Kaldı ki, artık yüzyıllara yayılan sistemli yok edilme kampanyasına karşı onların içlerinde yaşattıkları kırgınlık hissi derinlemesine yapılan sohbetlerde hemen su yüzüne çıkıyor.
Federal Devlet, yarım ağızla özür dilese de, çeşitli yöntemlerle açtığı yarayı kapatmaya çalışsa da (Örneğin, Kızılderili kabilelerine yaşadıkları rezervasyon alanlarında kumarhane açma izni veriliyor), başkent Washingtonda Kongre binasının kubbesine bir Kızılderili şefi heykeli yerleştirmiş olsa da yüreklerdeki acının yüzlere yansımasını önlemek pek kolay olmuyor. Alkolizmin had safhada olduğu yerliler arasında kendini ataları gibi gerçek anlamda özgür hissedenlere rastlamak çok zor... Montana veya Güney Dakotada gördüklerimiz hayatı boşvermişcesine yaşayan, çok içip az konuşan Kızılderililerdi. Otoyolların kenarlarında el yapımı çömlek, ahşap hediyelik ya da maytap ve havai fişek satan karavanlarında küçük bir gölgenin dibine yığılmış sessiz insanlar topluluğu... | |
Kimileri ise, rodeo yarışlarında binicilik ya da at terbiyeciliği yaparak kendi köklerinden gelen bir geleneği sürdürüyorlar. İzlediğimiz bir yarışmada katılımcıların önemli bir bölümünün Kızılderili kökenli olduğunu ve hepsinin ortaya konulan ikramiyeyi elde edebilmek için canhıraş bir mücadele sergilediklerini görüyoruz... Vahşi Batıdan bugüne kalanlar arasında rodeo yarışmaları hala büyük ilgi ve tutkuyla izleniyor.
ÇILGIN AT VE BİTMEYEN BİR DAĞ-ANIT Rushmore Dağında, Lakotaların ifadesiyle, soğuk nazarlarla kendi topraklarına gözlerini dikmiş bakan dört büyük beyazbaba (Lakotaların ABD başkanlarına verdikleri ad) bu toprakların gerçek sahiplerine karşı her zaman şefkat duygusu içinde olmamışlar. Bu yüzden Lakotalar kendi topraklarındaki dağlara gerçek bir şefin büstünü inşa etme kararı almışlar. Ve ortaya bir türlü bitirilemeyen dev bir mimari proje çıkmış... Son 50 yıldır Lakotaların efsanevi şefi, Little Bighorn savaşında General Custer ve askerlerini bozguna uğratan, Hayalet Dansı isyanının önderlerinden Crazy Horse, Çılgın Atın büstü bir dağa en görkemli biçimde yansıtılmaya çalışılıyor.
Büyük bir savaşçı olduğu kadar önemli bir politik lider ve geleneklerine çok bağlı bir filozof olarak tanımlanan Çılgın At, beyaz adama karşı Kızılderililerin onur sembollerinden biri olmuş. Çılgın At, beyaz adam bu kıtaya ayak bastığında 2 binden fazla kabilenin 5 binden fazla dil konuştuğu devasa bir kültürün son ve belki de en unutulmaz önderlerinden biri olmuş. Özgürlük düşüncesini, doğaya ve ataya saygıyı kendi isminde anıtlaştıran Çılgın At, ayakta kalıp kültürlerini ve değerlerini yaşatmaya çalışan son 100 Kızılderili kabilesinin en çok saygı duyduğu lider... Yaşarken onunla birlikte savaşa girenler beyaz adamın kölesi olurken o tek kare dahi fotoğrafının çekilmesine, ruhunun özgürlüğü yokedilecek endişesiyle izin vermemiş. Beyaz adamın kendisine dayattığı herşeye karşı koyup sonuna kadar özgürlüğü için savaşmış.
 | |
Lakota şeflerinden Ayaktaki Ayı, 1947 yılında Rushmore Dağına yaklaşık 4 kilometre uzaklıkta bir başka dağa Rushmoreun en az iki misli, en büyük büyük piramit Keopstan daha yüksek bir anıt inşa edilmesi için harekete geçmiş. Bunun için Rushmoreda da çalışmış Polonya göçmeni heykeltraş Korczak Ziolkowskiye teklif götürmüş. Ziolkowski, bu teklifi hemen kabul etmiş ve Lakotaların unutulmaz şefi Çılgın Atın heybetli bir atın üzerinde duruşunu tasvir eden heykelini dağın yüzeyinde oluşturmaya başlamış. Bu işlemi dinamitlerle, kompresörlü kazıcılarla ve ince işçilikle öldüğü 1982 yılına kadar vazgeçmeden tek başına sürdürmüş. Lakotaların sahibi olduğu bu arazide Ziokolwskinin ölümünden sonra 10 çocuğu onun bıraktığı mirası devralıp Çılgın Atın heykelini bitirmeye çalışmış.
Ziolkowskinin kendini adadığı bu inanılmaz heykel, Çılgın Atı eliyle Dakota ovalarını işaret ederken gösteriyor. Ve Çılgın At, Ait olduğum toprak, gömülü olduğum topraktır diyor. Anıt-dağın hemen dibinde şef Kızıl Bulutun şu sözleri yazılı; ...Beyaz adam bize sayısını hatırlayamadığım kadar çok konuda söz verdi. Bunlardan sadece birini tuttu. En sonunda topraklarımızı elimizden alacağını söylemişti. İşte sadece bu sözünü yerine getirdi...
Çılgın Atın heykelinde onca yıllık uğraşıya rağmen sadece yüzü net biçimde ortaya çıkarılabilmiş. Washington yönetimleri iki defa bu projeye 10 milyon dolar tutarında destek vermek istese de, Lakota kabilesi ile Ziolkowski ailesi bunları kabul etmemiş. Amaçları sadece bu anıt-dağı görmeye gelen, kendilerini destekleyen insanlardan toplanan bağışlarla heykeli tamamlamak. Yani Washingtondaki büyük beyazbabanın parasıyla değil... Beyaz adamın şeflerine ya da onun kurumlarının parasına muhtaç olmadan Çılgın Atın heykeli tamamlanırsa, bu Lakotalar ve Ziolkowski ailesi için büyük bir onur olacak.
VAHŞİ BATI NEREDE ? Deadwooddaki gerçekten turistik olmayan gayet ciddi bir En Hızlı Silah Çekme Yarışı ve Geleneksel Rodeo Yarışlarını izledikten sonra son gecemizi kasabanın en eski barlarından birinde hayatını sığır çobanlığıyla kazanan genç cowboylarla geçiriyoruz. Konuştukları konular, güldükleri şakalar, kızdıkları meseleler bize öylesine uzak ki... Ve bizler onlar için öylesine yabacıyız ki... Bir defa daha turistik bir mekanın dışında Amerikayı, dibine kadar indiğimiz, o herşeyden yalıtılmış, kendi halindeki ıssız Amerikayı yaşıyoruz. Kanun koyucu ve uygulayıcısının bulunması dışında geriye kalanlarla zamanın durduğu bir yerdeyiz sanki. Şu jukebox, şu bilardo masası ve şu iki televizyon da olmasa...
Üç günlük bu keyifli, unutulmaz maceranın arkasından Rapid Cityden havalanan uçakta uçsuz bucaksız batının vadilerine, dağlarına, ırmaklarına dalıyor gözlerim. Öyle ıssız, öyle güzel ki... Beyaz adamın öyküleri bir yana, bu güzel ama bir o kadar da zorlu coğrafyanın gerçek sahiplerine hak vermemek mümkün değil. Doğayı anne olarak tanımlayan, ona acı vermemek için düzenli tarım yapmayan, ottan böceğe, tavşandan bizona her canlının ruhu olduğuna inanan ve hepsinden sadece ihtiyacı kadar yararlanan bu insanlar, Vahşi Batının bu heybetli güzelliğine ne büyük saygı duymuşlar.
Şöyle diyor Suquamish kabilesinin büyük şefi Seattle; Beyaz adam, anası olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alınıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki; toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip bitirecek.... Beyaz adam yağmurlarımızı da alsın, topraklarımızı sulayacak göz yaşlarımız var nasıl olsa....
Ve ardından ekliyor; Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yokolduğunda, son balık tutulduğunda beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak....
Böylesine güçlü bir felsefeyle karşılaştığınızda Into the Westin ilk bölümünde yer alan o unutulmaz cümleyi hatırlıyorsunuz... Lakota yerlisi kendisine tekerleği tanıştıran beyaz adama, kendisini ailesiyle birlikte taşıyabilecek bu müthiş keşif için teşekkür ediyor. Filmin iyi karakterli genç beyaz kahramanı da, Asıl, beni yıldızlara taşıyacak tekerleği, düşüncelerinle sen bana hediye ettin diyor. Bu yüzden dizinin ilk bölümü Wheel to the Stars, yani Yıldızlara Giden Tekerlek adını taşıyor.
MERHABA INTO THE WEST...! İşte oradayım, bambaşka bir hayatın zorlu coğrafyasında. Fazla değil, 100 yıl önce yaşananların öyküleriyle hala diri kalmış bir Vahşi Batı var gözümde. Çift kanatlı bar kapısından her an Wild Bill Hickock girecek, ardından Calemity Jane. Ormanlarda, dağların kıyısında devasa bir bizon sürüsüyle karşılaşacağız. Bir dere kenarında çadırlarını kurmuş bir Lakota kabilesi çıkacak karşımıza.  | |
Zamanın donduğu yerdeyiz... Bu coğrafyada hayallerini gerçekleştirmek için sürekli daha batıya gidenlerin ve onların karşısına çıkanların öyküleri anlatılıyor.
Ne öyküler ama... Mutlaka tutku, mutlaka savaş, muhtemel bir aşk... İyi adamlar, kötü adamlar. Kovboylar, Kızılderililer. Küçük kasabalar, posta arabaları, silahlar, soygunlar, trenler, salonlar, kumarbazlar, silahşörler, hilebazlar, aşk kadınları, düellolar, çöller, koyu yeşil ormanlar, küçük kiliseler, küçük çiftlik evleri, ıssız yollar... Ne kahramanlar, ne mekanlar, ne manzara ama...
Öyleyse onların öyküleri film yapılmayacak da kimin yapılacak?
John Wayne, Clint Eastwood, John Ford, Sergio Leone ve Vahşi Batı öykülerine elini atmış daha nicesi...
En saygın High Noondan en popüleri The Good, The Bad and the Uglysine kadar en az birisiyle zihnimizde iz bırakmış öyküler, kahramanlar. Elbette Spielberg de imzasını koyacaktı bir Westerne... Ve elbette iyi bir iş çıkacaktı ortaya. O halde şimdi Into the West izleme zamanı.
Daha ne yazabilirim ki bizzat gördüm o mekanları diyerek, Vahşi Batı öykülerinin lezzetini bir kez daha hatırlatmaktan başka...?
Vahşi Batı Notları, 6 Ağustos Cumartesi saat 22.05 - 7 Ağustos Pazar saat 12.05te NTVde.
| |