Ljubljana Balkan kostümünü çoktan çıkarmış
Web NTVMSNBC   
NTVMSNBC'yi açılış sayfam yap
Dünya
Ortadoğu
Irak
AB
ABD
Kıbrıs
ABD'nin Seçimi
Genel
Balkanlar
Dünya basını
G.Asya-Pasifik
O.Asya-Kafkaslar
Güney Amerika
Afrika
Video
Foto Galeri
Türkiye
Dünya
Ekonomi
Spor
Teknoloji
Sağlık
Kültür Sanat
Yaşam
Hava Yol
Yeşil Ekran
Eğitim
Moda
Otomobil
Doğuş Yayın Grubu
NTV
CNBC-e
e2
NTVSPOR.NET
NBA TV
NTV Radyo
Eksen 96.2
Radio N101
NTV Yayınları
NTV Tarih
N. Geographic
 
NTVMSNBC Anasayfa
Ljubljana Balkan kostümünü çoktan çıkarmış
Her seferinde adını bakarak yazdığım Slovenya’nın başkenti Ljubljana , AB’nin diğer başkentlerinden hem yapısı, hem tarihi, hem de iklimi açısından daha farklı ve daha oturmuş bir şehir.

NTV-MSNBC
Güncelleme: 15:38 TSE 20 Haziran 2005 Pazartesi

BERLİN - Turistik geziler için yazılmış broşürler, “küçük ama inci gibi değerli” diyor Ljunljana (Lüblyana diye okunuyor, başka bir adı da Laibach) için.


Yunan kahramanlarından Jason’un Kral Aites’i yendikten sonra sevdiği kadın ile birlikte güneye gidecekken yanlışlıkla geldiği Ljublijana nehir kaynağı, verimliligini bütün ülkeye bugün de yayıyor. Efsaneye göre, Ljubljana nehir kaynağında kendisini bekleyen korkunç ejderhayla çarpışan ve onu yenen Jason, buraya yerleşen ilk insan.
Bratislava kocaman bir inşaat alanı

O zamandan beri şehrin sembolünün Ejderha olması da bunu doğruluyor adeta. Uzun yıllar idare merkezi olarak kullanılan kalesi, surları, şehir içinde daralan nehrin iki yakasını birleştiren küçük köprüleri ile birlikte Ljubljana, aslında Avrupa’yı Balkanlar’a da bağlayan, yarısı Adriatik’de kocaman bir köprü gibi. Ama Slovenler böyle bir tanımlamadan fazla hoşlanmıyorlar. Onlar için ülkenin Balkan geçmişi, Belgrad Ljbljana’ya 100 kilometre uzaklıkta olsa bile, çoktan geride kaldı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, daha Yugoslavya’ya bağlı bir Cumhuriyet olarak yaşarken ülkenin siyasi, ekonomik ve kültür merkezi olan Ljubljana Balkan kostumünü çoktan çıkardı.

Slovakya gibi Slovenyalılar da birbirleriyle karıştırılmalarına epey sinirleniyorlar. ABD Başkanı George W. Bush, Teksas Valiliği yaptığı dönemde Slovenya Başbakanı’nı Slovakya Dışişleri Bakanı sanmıştı. Almanya’daki spor karşılaşmalarında birkaç kez Slovenya yerine Slovakya bayrağı açıldı. İşin kötüsü Slovakya ve Slovenya birbirine sınır bile değil. Slovenler, kendileri gibi bir başka ülkeden ayrılarak bağımsız yaşamaya başlayan Slovaklardan farklı olarak Alman değil, daha çok İngiliz kültürüne yakınlar. Okulların çoğunda 40 yıldır Ingilizce ilk yabancı dil olarak okutuluyor. Avusturya’ya sınır oldukları için Almanca, İtalya’ya sınır oldukları için İtalyanca da en cok konuşulan diller arasında. Halkın büyük bir kismı iyi eğitim alıyor, bu yüzden de başka bir ülkeye göç etmeyi hiç düşünmüyor. Son yıllarda yapılan araştırmalar, Slovenya’nın diğer, hatta eski AB üye ülkelerinden göçmen kabul edecek kapasiteye sahip olduğunu gösteriyor.
Prag mı? Nie Wieder! (Bir daha asla)


MUTLU COCKTA KUŞAĞI
Kısacası Slovenyalılar, Alplerle Adriatik Denizi arasına yerleşmiş kendi küçük ülkelerinde yaşamaktan son derece memnunlar. Anadilleri ve kültürlerini yüzyıllarca egemenlik altında yaşamalarına rağmen korumuş olmalarının gururu adeta yüzlerinden okunuyor. Ama komşularından ve etnik kökenlerinden etkilenmiş olduklarını da saklamıyorlar. Disiplin ve bira tutkusunu Almanlar’dan almış olsalar gerek, bazen İtalyanlar gibi gürültücü ve sıcak kanlılar, müzik ve şarabı seviyorlar. Bazen de Slavlar gibi kavgacı ama misafirperverler.

Ülkenin her köşesine yerleşmiş 400-500 yıllık ıhlamur ağaçları Slovenya’nın ayrılmaz bir parçası adeta. Ihlamur ağaclarıyla ilgili masallar, şarkı sözleri yazan Slovenler, ıhlamuru ulusal logo olarak kullanmakla kalmamış, Yugoslavya’dan ayrılırken piyasaya sunmayı planladıkları yeni para birimine ‘ıhlamur’ anlamina gelen ‘Linde ’ adını koyup koymamak konusunda uzun bir süre düşünmüşlerdi.

Cola Turka, yani etnik Cola bizim buluşumuz diye düşünenler yanılıyorlar. Slovenyalı gençler çocukluklarından beri kafeinsiz Cola, yani ‘Cockta ’ içiyorlar. Adı Cocktail’den gelen Cockta, sadece kafein değil, fosfor asitinden de arıtılmış ve doğal maddelerle yapılmış bir içecek. Kuşburnu, karamel, portakal ve limon karıştırılarak üretilen Cockta’nın tarifi tabii ki saklı tutuluyor ama, adı hala geçmişi hatırlatmasına rağmen, ‘Jugo-Cola”. Hazır söz içecek, yiyecekten açılmışken Slovenya’nın mantarları ve mantar çorbası çeşitleriyle ünlü olduğunu ve Ljubljana’da her yıl yüzlerce kişinin katıldığı uluslararası bir ‘Mantar Festivali’ düzenlendiğini de hatırlatalım.

1,5 YIL SONRA GELEN BAĞIMSIZLIK
Bundan yaklaşık 150 yıl önce Slovenler ilk kez Habsburg İmparatorluğu döneminde bagımsızlığına kavuşmak istediler ama bu istekleri gerçekleşmedi. Bu nedenle Sloven halkı yirminci yüzyılın tamamını, ulusal bilinci bir bütün olarak korumakla, emperyalist güçler tarafından yokedilmek korkusu arasına sıkışmış olarak geçirdi. Önce İtalyanların sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun egemenliği altında yaşayan Slovenya, daha sonra Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle, 1918 yılında kurulan Sirbistan, Hirvatistan ve Slovenya Krallığı’nın bir parçası oldu.

Sırplar’ın daha etkili olduğu bu Krallık, 1929 yılında Yugoslavya Krallığı’na dönüştü. Slovenler Avusturya’nın, Hırvatlar da Macaristan’ın etkisinde kalırken, Türklerin bölgeden çekilmesiyle çoğunlukta olan Sırplar Rusya’dan etkilenmeye başladılar. Bu da Slovenleri istemeyerek de olsa yavaş yavaş Avrupa’dan uzaklaştırıyor, Balkanlar’a yaklaştırıyordu. Bu dönemde Slovenya kendi içinde bile bir birlik oluşturamadı. Slovenler için en kötü gelişme, 15 ulusal devletten oluşan Yugoslavya’nın, İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler Almanyası’na yenilip parçalanması oldu. Daha sonra Sloven halkının bir kısmı Yugoslav partizanlara katıldı ve hemen ardından Yugoslavya’ya dahil oldu. Özgürlük nerdeyse yarım yüzyıl sonra geldi. 1990 yılında ülkesinin egemenliğini bir deklerasyon ile ilan eden Slovenya, 25 Haziran 1991’de de bu bağımsızlık kararını parlamentoda onayladı.

Ertesi gün düzenlenen bağımsızlık kutlamaları sırasında Yugoslav ordusunun savaş uçakları saldırıya geçti ve 62 kişinin hayatına malolan ünlü On Gün Savaşı başladı. Slovenya’yı destekleyen Almanya ve Avusturya’nın baskısıyla AET, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne silah ve ekonomik ambargo koydu ve Brioni Adası’nda Federal Yugoslavya Cumhuriyeti temsilcileri ile Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlığını garantileyen deklerasyon imzalandı. Yugoslavya ordusu Hırvatistan’dan çekilmezken, 18 Temmuz 1991’de Slovenya’yı boşalttı ve nihayet özgür bıraktı. Slovenya aynı yıl demokratik bir anayasayı onaylayarak, daha o yıllarda AB üyeliği için kolları sıvamaya başladı.
Tozu alınmamış kent Budapeşte

AB üyeliği sürecinde tarihinin çok kereler Slovenya’nın dış politikasını olumsuz etkilediğine tanık olduk. Ülkeden sürülen İtalyanların malları konusunda Roma hükümeti ile başlayan anlaşmazlık İspanya’nın müdahalesi ile ancak 1998 yılında giderilebildi. Avusturya ile zaman zaman alevlenen çatışma hala tam olarak çözülmüş değil. Avusturya’nın aşırı sağcı lideri Jörg Haider zaman zaman eski Avusturyalıların mallarının Viyana tarafından istimlak edilmesi ve ülkede yaşayan 2 bin Alman kökenliye azınlık hakkı verilmesini talep ediyor. Çevre ve nükleer santrallerin kapatılması da Avusturya ile Slovenya arasında gerginliklere neden oldu. Slovenya hala göreli olarak sessiz bir dış politika güttüğü gibi, henüz kendine yakın bir ortak bulmuş değil. Slovenya’nın en çok satan günlük gazetelerinden Mezciar’da Genel Yayın Yönetmeni olarak çalışan Branko Maksimovic, bu sessizliğin ardında güçlü bir toplumsal iradenin yaptığını şu sözlerle anlatıyor.

‘Yugoslavya o zaman cumhuriyetlerden olusan bir ülkeydi. Slovenya bunlar arasında hep en liberal olanı ve Yugoslavya’ya en çok kafa tutanıydı. Zamanın Devlet Başkanı Miloseviç, 2 milyon nüfuslu Slovenya’yı ya fazla ciddiye almadı, ya da bağımsızlığını ilan etmesiyle hem biraz rahatladı hem de bu yolla diğer cumhuriyetleri daha fazla etkileme şansının artacağını düşündü. Çünkü kafa karıştıran, ayak direyen Slovenler artık uzaklaşmıştı. Miloseviç yanıldı ama biz de işte bu yüzden Hırvatistan ve Bosna-Hersek gibi gerçek bir savaş yaşamadık.”

60 yaşlarındaki Maksimovic, Yugoslavya’dan ayrılırken yaşadıkları On Gün Savaşı’nda hayatını kaybedenler arasında Türkler’in de olduğunu üzülerek hatırlatıyor. Maksimovic’e göre, 14 yil önce yüzde 88’i Yugoslavya’dan ayrılmak için oy kullanan halk, bu tercihi aynı zamanda AB üyeliği için de yapmıştı.

ÜYELIK SÜRECİNDE YUGOSLAYA TECRÜBESİ
1992 yılında iktidara gelen ve 10 yıl boyunca iktidarda kalarak AB’ye yeni üye ülkeler arasında Slovenya’ya ‘en istikrarlı ülke’ ünvanını da kazandıran liberal demokrat Janez Drnovsek, AB yolunu kısaltmak için ilk önce uzun süredir askıda kalan özelleştirmeye sarıldı. Özellikle bankacılık ve sigortacılık sektöründe gerçekleştirilen özelleştirme süreci sorunsuz bir biçimde işledi. Drnovsek, ikinci iş olarak komsu ülke Hırvatistan ile ilişkilerin düzelmesini sağladı ve Avusturya ile imzalanması geciken kültür anlaşmasının onaylanmasını hızlandırdı. Slovenya, Avusturya’yı, AB’nin genişlemesini frenleyen bir ülke olarak görmüştür hep. Bu nedenle de zaman zaman gerginleşen ilişkilerine önem vermiştir.

Avrupa Komisyonu’nun uyarşsş üzerine, 1998 yılından itibaren ülkenin bütün yasalarının AB müktesebatına uyumlu hale getirilmesine ağırlık verildi, ardından yabancı yatırımlar için kollar sıvandi. Zaten dış ticaretinin üçte ikisini AB ile gerçekleştiren Slovenya’ya yatırım yapan ülkelerin başını yüzde 30’u aşan bir oranla Avusturya çekti. Avusturya’yı Fransa ve Almanya izledi. Aslında Slovenya hala yabancı yatırıma ihtiyaç duyuyor ama buna rağmen AB’nin örnek öğrencisi ünvanını, bunu pek ön plana çıkarmadan hala taşıyor. Slovenler başarılarını abartırlarsa, diğer ülkelerde kıskançlıkla kızgınlık yaşanacağı ve bunun rekabeti arttıracağını düşünerek hep dikkatli davrandılar ve sonunu bilmedikleri denemelere hiç girişmediler. Bu sayede Slovenya yeni üyeler arasında ulusal ekonomisini, kendi iç pazarını koruyabilen tek ülke olmayı da başardı.

AB’nin genişlemesini tek tek ülkeler için yoksul erkeğin, zengin bir kadınla evlenmesi ve bundan çıkar sağlaması olarak düşünürsek, Slovenya’yı bu ülkelerden ayırmamız gerekecek. Çünkü Slovenya üyelik müzakerelerine başladığı dönemde bile kişi başına düşen milli geliriyle AB üye ülkelerindeki ortalamanın yüzde 70’ini aşıyordu. Ücretler neredeyse Portekiz ve Yunanistan’ın ücret düzeyindeydi ve işsizlik oranı AB ortalamasından düşüktü.
Halk her ne kadar duymaktan hoşlanmasa da, AB’ye bu genişleme sürecinde üye olan ilk ve tek Balkan ülkesi Slovenya, bunu, eski Yugoslavya Cumhuriyeti altında yaşarken edindiği deneyimleri her alanda çok iyi kullanmasına borçlu. Diğer Doğu Bloku ülkeleriyle karşılaştırıldığında, sosyalist dönemde de daha iyi ekonomik koşullar altında yaşayan Slovenler, dönüşümden sonra sıfırdan başlamak zorunda kalmadılar. Bu durum Slovenya’nın özellikle 2002 yılında yapılan Kopenhag Zirvesi’ndeki pazarlıklarda elini güçlendirdi.
Varşova’nın gökdelenleri

Gayrimenkullerin satışı için geçis süreleri konması konusunda Polonya’nın da desteğiyle ısrarlı davranan Slovenya, yapısal fonlardan kendisine önerilen 135 milyon Euro’yu, 250 milyona çıkarmayı başardı. Bu rakam, 2 milyon nüfuslu bir ülke için oldukça önemli bir rakam. Tabii buna Avrupa Kalkınma Bankası’ndan gelecek parayı da eklemek gerekiyor. Başarılı Kopenhag Zirvesi’nden sonra, 1998 yılından bu yana müzakerelere başkanlık eden Janez Potocnik, adeta kahraman ilan edildi. Başbakan Janez Dronovsck da daha sonra Devlet Başkanlığı görevine getirilerek ödüllendirildi.

Slovenya’nın Kopenhag Zirvesi’nde yaptığı karlı pazarlık, halkın AB üyeliği konusundaki şüphelerini azaltmayı da başardı. Nitekim Kopenhag’dan önce AB ve NATO üyeliğine antipatiyle bakanların oranı referandumda ‘hayır’ oyu çıkabileceğini hesaba kattıracak kadar fazlaydı. Sloven halkı arasında AB sempatisini azaltan bir başka neden, AB üyesi olur olmaz üyelik aidatı ödemek zorunda kalmak gerçeğiydi.

AB üyelik süreci başladığından bu yana örnek ögrenci olarak başı çeken Slovenya, üyelik gercekleşir gerçekleşmez cezalandırılmak istemiyordu. AB’ye üye olan ülkeler arasında hem siyasi hem de ekonomik alanda en bilinçli davranan ülke Slovenya, Kopenhag Zirvesi’ndeki başarıyla toparlandı ve referandumu AB lehine sonuçlandırmakla kalmadı, yüzde 89,6 gibi büyük bir oranla AB üyeliği için en yüksek ‘evet’ oyu veren ülke oldu. Sadece Kopenhag değil, alternatifsizlik de halkı AB’ye yönlendirdi diyebiliriz.

Slovenya’da AB üyeliğinin fayda ve zararları tartışılırken altı en çok çizilen söz, ‘başka alternatifimiz mi var?’ sözüydü. En ünlü Avrupa karşıtlarından Ljubljana Üniversitesi Rektörü Joze Mencinger bile, ‘Nereye gidelim?’ diye soruyor ve bu soruya, ‘Balkanlar’a dönemeyiz. Hele yalnız hiç dönemeyiz” şeklinde yanıt veriyordu. Her zaman duygularını bastırıp akılla karar veren Slovenya, Prag’da NATO üyeliğine davetiye çıkarılan yedi ülke arasında bunu referanduma götüren tek ülke oldu.

NATO’DA OLMASAK DA OLURDU AMA!
Yugoslavya Cumhuriyeti’nden ayrılırken gerçek bir savaştan kılpayı kurtulan Slovenya’da, savaş karşıtları oldukça etkili bir grubu oluşturuyorlar. Ülkenin NATO üyesi olmasına karşı çıkan daha çok öğrenci ve entellektüel kesimden oluşan bu grup, AB ve NATO referandumunundan önce günlerce süren gösteriler düzenledi. NATO karşıtları için en güzel örnek, NATO’ya üye olmadığı halde Avrupa içinde güvenlik sorunu olmadan yaşayan komşu ülke Avusturya idi. Yugoslavya’dan göreli olarak sessizce ayrılan, AB’ye sessizce uyum sağlayan Slovenya’dan ilk defa alternatif sesler yükselmeye başlaması özellikle Avrupa medyasını şaşırttı ve gözler ilk defa bu küçük ve mutlu aday ülkeye yöneldi.

Kısa süren bir hükümet krizine neden olan savaş ve NATO karşıtları, isteklerini yerine getirmekte maalesef başarılı olamadılar. AB üyeliği ile aynı gün yapılan referandumda halkın yüzde 66’sı NATO üyeliğini de onayladı. Hükümet de anayasada öngörülmediği halde yapılan NATO üyeliğiyle ilgili referandumu oldukça ciddiye almıştı.

Irak Savaşı’nın henüz başlamamış olması, NATO yanlılarının işini bir anlamda kolaylaştırdı, aksi taktirde oy oranında belirgin bir düşüş olabileceği tahmin ediliyordu. NATO yanlıları Yugoslavya’dan ayrılırken kanlı bir mücadele verme sınırına gelen Slovenya’nın küçük bir ülke olması ve tek başına güvenliğini sağlamasının güç olmasını gerekçe gösterdiler. Bazı uzmanlar, referandumdan önce NATO üyeliği ile Slovenya’nın güvenlik alanında bölgesel sorumluluklarının bir bölümünden vazgeçmiş olacağı görüşünü de şiddetle savundular. Çünkü eski Yugoslavya Cumhuriyeti’ni, eski bir parçası olan Slovenya’nın Balkanların istikrarında önemli bir rol oynaması gerektiği görüşünü paylaşanlar az değildi.

Ayrıca son yıllarda Slovenya firmaları Balkan ülkelerinde önemli yatırımlar yapmışlardı. Daha aktif bir diplomasi, ekonomi alanındaki başarıyı da pekala arttırabilirdi. NATO yanlılarının çoğununun gençlerden oluşması dikkat çekiciydi. Ayrıca NATO üyesi olmak Amerikan yatırımlarının artması anlamına da geliyordu ve sürekli bir istikrarsızlık yaşayan bir Balkan ülkesi olmak yerine NATO’ya dahil olmak daha olumlu bir imaj veriyordu.

NATO’ya dahil olmayı sıcak gösteren bütün bu argümanlara ragmen, Slovenya’nın Kuzey Atlantik Paktı üyesi olması anti militarist yapısını azaltmadı. Ordusunu reforme eden ve askeri harcamalarını yüzde 2 düzeyinde tutmaya kararlı olan Slovenya bu yıl zorunlu askerliği de kaldırdı. Gerçi Slovenya da Vilnius grubunun ABD’nin Irak’a müdahalesini destekleyen deklerasyonuna imza attı ama, ABD ve Fransa-Almanya eksenindeki kriz arttıkça hükümet eski Avrupa ülkelerine yaklaştı. Diğer Doğu Avrupa ülkelerinden farklı olarak Slovenya’da düzenlenen savaş ve ABD karşıtı gösterilere binlerce kişi katıldı. Bu kadar büyük bir kitleyi bağımsızlığın elde edildiği dönemde bile birarada görmemiş olan Slovenya halkı, geçmişin yaralarını anımsayarak su mesajı verdi: “Ancak savaşın olmadığı bir dünya güzeldir. Sadece barışçıl bir siyaset dünyayı değiştirip demokrasiyi yerleştirebilir. Asıl önemlisi, sadece barışçıl bir siyaset diktatörleri ortadan kaldırır.”

BALKANLARDA LİDERLİĞE Mİ SOYUNUYOR?
Bu barışçıl siyaset çağrısı aslında Slovenya hakkında yapılan Balkanlarda emperyalist bir güç oluşturma niyetinde olduğuna yönelik şakalarla pek bağdaşmıyor. Sloven savunma uzmanı Ljubica Jelusic, konferansta yaptığı bir konuşmasında, ‘Slovenya’ya gönderilen AB üyeliği davetiyesi aslında diğer eski Yugoslavya ülkelerine de yapılmış bir çağrı olarak algılanabilir” diyor. Sözlerine, “Slovenya AB üyeliğini başardıysa diğerleri niye başarmasın?” önermesiyle devam eden Jelusic, agırlıklı olarak Orta Avrupa karakteri taşıyan Slovenya’nın Yugoslavya’ya ait olduğu dönemde, güneydoğu Avrupa’da edindiği tecrübesinin yabana atılamayacağını vurguluyor.

Slovenya, son yıllarda Hırvatistan’dan başlayarak güneydogu Avrupa’da başta turizm olmak üzere çeşitli sektörlerde yatırım yapma çabası içine girdi. Hırvatistan’da oluşturduğu süpermarketler zinciri oldukça karlı işliyor. Sloven yöneticiler başından beri, hem ithalat hem de ihracat yaparken girişilen bilgi alışverişinin, geleceğin garantisi olduğu prensibini benimsediler. Bu nedenle Slovenya, sadece Balkan ülkeleri değil, AB üyeliğine niyetlenen her ülke için başarılı bir örnek olarak gösterilebilir.
Slovenya’yı bağımsızlığa kavuşturan Devlet Başkanı Milan Kucan’ın , ‘sonu bilinmeyen denemelere girişmeyeceğiz’ sözlerini bir kez daha hatırlamak gerek.

Bu sadece üyelik sürecinde uygulanan dikkatli politikaların işareti değil. Slovenya’nın yakın tarihine bence istikrar ve pragmatizm kavramları da büyük harflerle yazılmalı. Halkın pragmatizmini doğrulayan Ljubljana Üniversitesi’nden Sosyal Bilimci Niko Tos’un sözleriyle bitirelim: “Halk hiçbir zaman AB’yi cennet olarak görmedi. Ama, AB üyeliğinin hem ülke hem de kendileri için vazgeçilmez olduğunun bilincindeydi. Ve hep ona göre hareket etti.”

 

Bu habere oy ver
Düşük
1 Puan 2 Puan 3 Puan 4 Puan 5 Puan 6 Puan 7 Puan 8 Puan 9 Puan 10 Puan
Yüksek
     •  En çok puan alan haberler

Yazdır Gönder Görüş yaz/ oku

Bütün Görüşleri Oku

Ana Sayfa | Türkiye | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür Sanat | Doğal Hayat | Eğitim | Moda
Spor | Hava Yol | İletişim | Yardım | İzleyici Görüşleri | Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları