| | | | Ne kadar yararı olur bilinmez ancak işte size hava kadar hafif bir futbol yazısı. İçinde birbirinden hafif; bazısı öğretici, bazısı eğlendirici bazısı da saçma tam 66 madde var (inanmayan obsesifler sayabilir); üstelik içlerinde ne MHK, ne Ali Aydın, ne de Haluk Ulusoy var. Bu aralar daha fazla ne isteyebilirsiniz ki?
Bütün dünyanın ortak tutkusu olan futbol, çok uzun süredir insanları eğlendiriyor. Öyle ki milattan önceki yıllarda Çinli gençler futbola benzer oyunlar oynuyordu.
Romalıların Harpastum, Fransızların da la saule isimleriyle oynadıkları oyunlar, futbolla bir çok açıdan benzeşiyordu.
Kenatt isimli futbola benzeyen Japon oyunu da bundan 600 sene önce oynanıyordu.
Futbol, İngilterede oynanmaya başlandığı 14. yüzyılda Şehir içinde top peşinde koşturup, bağırıp çağırmanın şeytanı ortaya çıkarabileceği sebebiyle Kral 2. Edward ve onu takip eden üç kral tarafından yasaklandı.
1531de Sir Thomas Elyot, oyunda hayvani bir sertliğin ve olağanüstü bir gürültünün olduğunu yazdı. O zamanlar futbol oynamak büyük bir cesaret gerektiriyordu.
Futbol yaygınlaştıkça belirli kurallara olan ihtiyaç daha çok arttı. Bunu farkeden Kral 1. Charles, Oliver Cromwell isimli lordunu bu iş için görevlendirdi ve Cromwell, futbol üzerine biraz düşündükten sonra; kafa atmak, çelme takmak, omuz atarak rakibi engellemek ve formadan çekmek gibi o zaman için sıradan sayılan hareketleri yasaklayarak futboldaki ilk reformları yaptı. 350 yıl kadar önce.
Joseph Strutt isimli yazarın 1801de Sports and Pastimes of the People of England adlı kitabındaki futbol tarifi, günümüz futboluyla hemen hemen aynıydı.
1840lara gelindiğinde futbolda çeşitli kurallar olmasına karşın uygulamada belli bir standart yoktu ve bölgeden bölgeye farklılık gösteriyordu. Genel bir standartı ilk oluşturma fikri Cambridge Üniversitesinden bir grup gencin aklına geldi ve Cambridge Kurallarını yazdılar.
Cambridge Kurallarından tam 16 yıl sonra JC Thring of Uppingham okulu son olarak The Simplest Game adıyla bazı kurallar yayınladı. Bu kuralların kabulü 20 seneye yakın bir süre almasına karşın futbolun hızlı yükselişine ön ayak oldu.
İngiliz denizcilerin gittikleri her yerde futbol oynamasıyla birlikte futbol bütün dünyaya yayıldı.
Futbol, 1860da Portekizde, 1872de Fransada, 1888de Almanyada 1890da İspanyada, 1892de İtalyada ve 1898de Hollandada oynanmaya başlandı.
Milan, İtalyada Genoa ile birlikte kurulan ilk futbol takımıydı ve o zamanki adı Milan Kriket ve Futbol kulübüydü.
Daha sonradan dünyanın en büyük futbolcularını yetiştirecek olan Güney Amerikaya futbolun gelmesi ise 1874 yılına denk geliyordu.
19. yüzyılılın sonunda, kuralların oturması, liglerin kurulması, kupa mücadeleleri ve uluslararası maçların başlamasıyla futbol her geçen gün popülerliğini arttırdı.
Yine bu dönemde kulüplerin, stadyumlar yapmaya başlaması, gazetelerin maçları vermeye başlaması ve futbol takımlarının reklamının yapılması futbola olan ilgiyi arttıran diğer faktörlerdi.
Daha sonradan Manchester United adını alacak olan Newton Heath da gazetelerde reklamı çıkan ilk kulüplerdendi.
1924 ve 1928 Olimpiyatlarında futbolda şampiyonluğu Uruguay Milli Takımı kazandı. Bu başarı sonrası kendilerini Dünya Şampiyonu olarak gören Uruguayı diğer ülkeler, Olimpiyatların amatör olduğu olduğu gerekçesiyle çok ciddiye almadılar.
Bu şekilde başlayan amatör futbol - profesyonel futbol tartışması, futbolun en büyüğünü ortaya çıkarmak için bir Dünya Şampiyonasına gerek olduğunu ortaya çıkardı.
Aslında bu iki olimpiyattan yıllar önce Dünya Kupası fikri bir Belçikalı olan Van Der Poutoyun aklına gelmişti. Hatta bu fikirlerini banker bir arkadaşı ile birlikte İngiltereye kadar gidip, İngiliz Futbol Federasyonuna sunmuşlardı. Federasyon fikri benimsemiş ve genel sekreter F. Wall da fikri 1905te FIFA toplantısına taşımıştı. Ne var ki Dünya Kupası fikri o zamanki delegelerden ilgi görmedi.
1920lerin başında FIFAnın başına geçen Fransız hukukçu Jules Rimet, Dünya Kupası fikrini benimsedi ve hayata geçirmek için uzun yıllar büyük bir çaba gösterdi. Tarihi karar 1929da Barcelonada yapılan FIFA toplantısında alındı; 1. Dünya Kupası gelecek yıl Uruguayda yapılacaktı.
Bütün ülkelerin davetli olduğu ilk Dünya Şampiyonasına 13 ülke katıldı. Kupayı ev sahibi Uruguay kazandı. Kupadaki ilk golü bir Fransız Lucien Laurent attı.
İlk Dünya Şampiyonasına katılımın düşük olmasının sebebi, yaklaşık üç hafta süren gemi yolculuğunu sadece 4 Avrupa takımının göze alabilmesiydi. Katılan diğer ülkelerin tamamı Amerika kıtasındandı.
Dünya Kupası, 1930dan 1970e kadar Jules Rimetin adını taşıdı. Meksika 1970de üçünçü şampiyonluğunu kazanan Brezilya, kurallar gereği kupayı sonsuza kadar müzesinde taşıma hakkını da elde etti. Kupa, 1974ten itibaren FIFA Dünya Kupası adı altında oynandı.
Dünyanın en iyi futbol takımı dört yılda bir Dünya Kupasıyla belli olurken dünyanın en iyi futbolcusu kim sorusu her zaman için tartışmaya açık olarak kaldı.
Onlarca çok çok iyi futbolcunun adı bu unvan için geçse de, asıl kararsızlık hep iki isim arasında oldu. Pele mi? Maradona mı?
Edson Arantes do Nascimento ya da bilinen adıyla Pele, 17 yaşında Dünya Kupası finallerinde oynayıp hat-trick yapabilecek kadar iyi bir golcüydü. Tam üç kez Dünya Şampiyonluğu gördü. Kariyeri boyunca da neredeyse oynadığı maç sayısı kadar gol attı. Futbol hayatı boyunca her zaman mütevazi ve saygılı oldu. İyi çocuktu.
Diego Armando Maradona ise sıra takımı Napoliyi İtalya ve Avrupa Şampiyonu yapabilecek, tek başına Dünya Kupası kazandırabilecek, takım ona ayak uyduramazsa herkesi geçip kendi başına gol atabilecek kadar büyük bir futbol dehasıydı. Her yaptığı olaydı. Kötü çocuktu.
Maradonanın sadece seks bağımlılığı, kokain, içki ve mafya ile bağlantı gibi sorunları vardı. Kimin yok ki?
İtalya 90da Napolideki İtalya-Arjantin maçında Napolililer kendi milli takımlarını değil Marodana için Arjantini desteklemişlerdi.
Amerika 94te özel çalıştırıcısı Maradonaya ihanet edip dopingli madde veriyor bunu fırsat bilen FIFA da adeta şov yaparak Maradonaya 15 ay ceza yazıyor ve son futbol ilahını yeşil sahalardan koparıyordu.
Teknik direktörlükte başarılı olamadım çünkü sadece benim yapabileceğim şeyleri oyunculara öğretmek mümkün değildi. Diego Armando Maradona.
Yeşil sahaları bırakıp tribünlere dönersek, futbolun en önemli unsurlarından biri olan taraftarları görürüz. Seyircisiz futbol olmaz. Taraftar olmak, çok zevkli, heyecanlı ve maceralı bir gönül işidir.
Renklerini, amblemini ya da futbolcusunu sevdiğiniz bir takımı hiçbir ücret ödemeden tutmaya başlar, o takım başarı kazandıkça sanki siz bir haltlar başarmışcasına övünür durursunuz.
Nasıl ki bir erkek, kadınların ayakkabılarıyla, göz altı kremleriyle veya saç modelleriyle arasında kurduğu duygusal bağı anlayamazsa, kadınlar da erkeklerin futbolla olan bağlarını anlayamaz. Bu konudaki ısrar, mutlaka geri teper.
Bazı erkekler, karşı cinsle beraberken prim yapabilmek adına ben takım tutmuyorum, futbolla da hiç ilgilenmiyorum! deseler de onlar da her Türk evladı gibi bir takımı desteklerler.
Sadece futbol konuşmanın ve bir takım ismi söylemenin sarsılmaz karizmalarını zedeleyeceğini düşündükleri için renk vermek istemezler.
Bu durumun tek panzehiri o arkadaşı karşı cinsin olmadığı bir ortama sokup Nolucak bu Fenerin hali? gibi damardan bir soru sormaktır. Ondan sonraki dakikalarda futbolla hiç ilgilenmeyen arkadaşınızın bir otorite edasıyla yorumlar yapmaya başladığına şahit olursunuz.
Bunun sebebi futbolun, zekası ancak Forrest Gump kadar olan biri tarafından bile algılanabilecek basitlikte bir oyun olmasıdır.
Yalnız bu basitlik aynı zamanda büyük bir zorluk doğurur. Siz olaylara farklı bir açıdan yaklaştığınızı düşünüp etrafınızdakilere futbol üzerine ukalalık yaparken aynı anda başka bir köşede 11-12 yaşındaki bir çocuk sizinle aynı şeyleri söylüyor olabilir.
Ayrıca herkesle futbol üzerine konuşmak iyi bir şey değildir. Karşınızdakini tam olarak tanımadan sırf ortamı ısıtmak için futbol muhabbetine girmek ölümcül sonuçlara sebep olabilir. Özellikle ülkemizde.
Konuştuğunuz kişinin doğuştan fanatik olduğunu, iki aylık bebeğinin yüzünü boyayıp forma giydirdiğini, takımı kaybedince bir hafta kendine gelemediğini, kazanınca başbakan havasıyla yürüdüğünü, aklının hala 1989daki verilmeyen penaltıda olduğunu nereden bilebilirsiniz ki?
Yine de yukarıdaki özelliklere sahip olan biriyle konuştuğunuzu hissederseniz, Bi kere o 1989daki hareket penaltı falan değildi!.. deyip yangına körükle gitmek yerine, yavaş yavaş başka bir konuya geçmek daha mantıklı olabilir.
Çünkü futbolu olduğundan fazla ciddiye almak sadece insanlar arasında değil, ülkeler arasında bile sorun yaratabiliyor.
Hondurasla El Salvador arasında 1970 Dünya Kupasına katılmak için oynanan grup eleme maçındaki olaylar o kadar büyüdü ki iki ülke birbirine savaş açtı. 4 gün süren savaşta 2500e yakın insan hayatını kaybetti.
Bütün olanlardan sonra Dünya Kupasına katılmayı başaran El Salvador finallerde ne mi yaptı? Oynadığı 3 maçta hiç gol atamadan 9 gol yedi ve bütün maçları kaybederek evine döndü.
Çok kısa ve net bir şekilde, rakip takımı tutan en yakın arkadaşınızla, yan yana oturmuş bir derbi maçını izlerken, gülüp eğlenemiyor aksine tartışmaya başlıyorsanız siz bir fanatiksiniz ve tedaviniz yok.
Ama siz bir fanatik olamazsınız. Çünkü futbolun özünde sadece ve sadece bir oyun olduğunu ve asıl amacının insanları eğlendirmek olduğunu biliyorsunuz. Değil mi?
Tabii arkadaşınızla pozisyonların geyiğini yapıp, birbirinize takılıyorsanız ve maçı kaybettiğinizde içinizde takımınıza ve arkadaşınıza karşı şiddet isteği doğmuyorsa siz çok iyi bir taraftarsınız.
Her ne kadar iyi bir taraftar olsanız da mahallenizde, okulunuzda veya işyerinizde tuttuğunuz takımı bilen ve kaybettiğiniz maçlardan sonra sizi görmek için sabırsızlanan, görünce de pis pis sırıtan birileri olabilir.
Böyle birine karşı mantıklı bir şeyler söylemeye çalışırsanız elinizdeki bütün avantajı kaptırmış olursunuz. Çünkü sizin savınıza karşı saçma sapan bir cevap verecek bunun üzerine sizin hafiften sinirlenmeye başladığınızı görünce amacına ulaştığını anlayacak ve devam edecektir.
En iyisi o daha ağzını açmadan yaa bu hafta berbat oynadık. Resmen utandım. Sizinkilere özendim valla gibi bir cümle kurup kontraatak yapmaktır. Suratı 90+4te gol yemiş kaleci gibi olur. Bütün hevesi kaçar.
Akıl, herşeyi olduğu gibi görebilmekten başka bir şey değildir! demiş Voltaire.
Siz de akıllı olun. Takımınızın her zaman kazanamayacağı, iyi oynayamayacağı ve her sene şampiyon olamayacağı gerçeğiyle artık yüzleşin.
Kaybettikten sonra korolara katılıp takımınıza küfürler etmeyin. Hatta yuh bile çekmeyin.
Aksi halde, bir sezon sonra futbolcularının %60-70i aynı kalan takımınız şampiyonluğa koşarken seviyoruz seni cani gönülden
diye bağırırsanız ne kadar inandırıcı olursunuz? Sizi kim takar? ve buna ne kadar hakkınız olur bir düşünün.
Kısaca, takımınızı, Sevinmek için sevmeyin.
Stadyumlarda atılan sloganların büyük bir çoğunluğu anlamsız şekilde seks içeriklidir. Bunları üretenlerin bir bildiği mi var bilinmez ancak gerçekten futbol ve seks bazı açılardan birbirine benzeyen şeyler. Nasıl mı?
İkisi de paralı kanaldan izlenir.
İkisinde de pozisyon zenginliği esastır.
İkisinde de motivasyon sonucu etkiler.
İkisinde de menajerler iyi para kazanır.
İkisinde de deplasman fobisi vardır.
İkisinde de jübile kaçınılmaz sondur.
İkisinde de profesyoneller köşe olur.
İkisinde de skor en önemli şeydir.
Bana inanmayıp buraya kadar kaç madde var diye tek tek sayanlar için söylüyorum bu okuduğunuz 66. madde oluyor. Biliyorum çünkü ben de saydım. Hem de iki kere.
| |