|
|
|||||
![]() |
| 90lı yılların başından itibaren ivme kazanan şirket birleşmelerinin temel amacı, bir artı bir denkleminin sonucunu üçe eşitleyebilmek aslında. Hissedarlar ve borsa yatırımcıları tarafından şirket yöneticileri üzerinde oluşturulan değer artırma baskısı, şirketleri bu tip birleşmelere ve satın almalara zorladı. Zira birleşme ve satın alma dışında, bir şirketin değerini artırmak için şirketin verimliliğini artırmak, ki bunu yapmak için maliyetleri düşürmek, geliri artıracak yeni yöntemler bulmak gibi çok belirgin fiziksel limitleri olan atılımlarlar yapmak, veya riskli olabilecek yeni yatırımlar gerçekleştirmek gerekiyor. İşte organik gelişimin fiziksel sınırlarına gelindiği bu aşamada, hızlı bir büyüme sağlayacağı öngörüsü ile aynı kulvardaki şirketleri satın alma ya da bu şirketlere ortak olma yoluyla değeri artırmak gündeme geliyor. Bu nedenle 1994 yılından itibaren birleşmeler giderek rağbet görmeye başladı ve özellikle perakende, finans, gıda, ilaç, otomotiv ve bilişim gibi sektörlerde birleşme ve satın almalar çok sık yaşandı. Ancak, bu birleşmeler rakiplerin ortaya çıkmasını engelleyemedi. Şirketlerin birleşme için harcadığı zaman ve katlandığı maliyet, ortaya çıkan değerden büyük olmaya başladı. Günün sonunda, katlanılan maliyetler düşüldükten sonra bir artı bir denkleminin sonucu hedeflenen üçe ulaşmak bir yana bazen iki bile etmedi. Bu süreçte, büyük umutlarla birleşmeler yapan şirketlerin hedeflerini kendi iş alanlarıyla bağdaştıramadıkları ve bu nedenle büyük hayaller vaat eden şirketlerin düşüşe geçtiğini gözlemledik. Bu konuda yapılan akademik araştırmalar, bu şirketlerin hem borsa da hem de kendi sektörlerinde değer kaybettiklerini gösteriyor. 1997 yılından beri 15 milyar dolar değerindeki veya üzerinde evlilik yapan şirketlerin Standart and Poors 500 endeksinde yüzde 15 ve kendi alanlarındaki şirketler arasında da yüzde 5 civarında değer kaybettikleri belirlendi. Örneğin, Daimlerin Chrysleri satın almasında olduğu gibi birleşmenin adaptasyonundaki eksikliğe ve AT/T ve First Union evliliğinde olduğu gibi gereğinden fazla para ödemeye ek olarak pek çok şirketin gerçeklikten uzak beklentiler ve yetersiz planlama yüzünden kötü etkilendiği ve hisse fiyatlarının düştüğü gözlemlendi. Eldeki rakamlara bakılırsa, hayata geçirilen birleşmelerin yüzde 70e yakın bölümü beklenen sonucu vermedi ve başarısız damgası yedi. Peki neydi taşların yerine oturmasını engelleyen? Öncelikle her birleşmenin pazarda rekabeti azaltacağı dolayısıyla pazar payını ve gelirleri artıracağı beklentisinin doğru çıkmadığı görüldü. Birleşmeler sonrasında pazarın kısa sürede dengeye oturduğuna ve yeni rakiplerin ortaya çıkmasının engellenemediğine şahit olduk. Bu açıdan bakıldığında öngörülen bir birleşme işleminin, kesin bir rekabet üstünlüğü yaratması, pazardan önemli bir pay alması, üretim teknolojisi ve yarattığı markayla kendisine avantaj yaratması gerekliliği belirginleşti. Maliyet sinerjileri açısından fazla iyimser beklentiler içinde olmamak gerektiği de ortaya çıkmış durumda. Söz konusu birleşme işlemlerinde, birleşme sonrası yeniden yapılanma maliyetlerinin bu büyüklüklere ulaşabileceği öngörülememişti çoğu zaman hiç şüphesiz. Farklı şirket kültürlerinin doku uyuşmazlığı, hissedarlar anlaşsın, şirketler nasıl olsa kaynaşırlar beklentisini de boşa çıkarmış gözükmekte. Tüm bu olumsuz deneyimlerden dolayı dünya ekonomisinin de durgunluğa girdiği son yıllarda birleşme ve satın alma işlemleri, sayı ve değer açısından önemli ölçüde geriledi. Dünyadaki birleşme ve satın almaların toplam değeri 2000 yılında 3.5 trilyon dolardan yüzde 70 oranında bir azalışla 2002 yılında 1.1 trilyon dolara geriledi, işlem sayısı bazında da yaklaşık yüzde 50 oranında bir azalma gerçekleşti. Kayda değer başarı hikayeleri yok değil elbette. HP ve Compaq evliliği hedefe ulaşan başarılı birleşmelerden biri. Tüm dünyada örnek gösterilen bu birleşme hikayesine, Platin dergisinin Şubat sayısında da yer verilmiş durumda. 2002 yılında gerçekleşen birleşme sonrasında bugün HP; borsada 1 milyar dolar kar payı dağıtan; patent sayısında dokuzunculuktan beşinciliğe çıkan; saklama ve yönetim yazılımlarında, Unix ve Linux sistemlerinde, yazıcı ve tarayıcı satışlarında, taşınabilir bilgisayarlarda satış büyüme alanında, cep PCleri kategorisinde ve Microsoft tabanlı kullanıma hazır kurumsal hizmetlerde bir numara olan bir şirket konumunda. Birleşme ile operasyonel giderlerde bir yıl içinde tahmin edilenin 500 milyon dolar üzerinde yaklaşık 3 milyar dolar civarında tasarruf sağlandı. Yeniden yapılanma süreci 18 bin dolayında çalışanın da işine mal olmuş durumda. Birleşme öncesinde Compaq hızlı hareket eden, ürün piyasaya sunulduktan sonra üstünde gerekli değişikliklerin yapılması ihtiyacı duyulan bir marka olarak konumlandırılırken, HP bunun tam aksine yavaş ama sağlamcı bir şirket görüntüsü çizmekteydi. Tüm bu uç noktalar belirlendikten sonra aşırı hızlı, aşırı yavaş ve aşırı bürokrasi gibi noktalar mümkün olduğunca azaltıldı. HP-Compaq birleşmesindeki başarının ardında şüphesiz dengelerin korunmasının da büyük payı vardı. Üst düzey yöneticilerinin eşit dağılımı bu dengeyi sağlayan en önemli unsur oldu. Başka bir başarı öyküsü olan BNP ve Paribas gruplarının birleşmesi ise Avrupanın karlılık açısından en büyük finansal grubunun ortaya çıkmasına olanak sağladı. Birleşme döneminin hemen ertesinde net kar rakamı olarak 2000 yılında 4.12 milyar Euro kar açıklayan grup, birleşme sürecini öngörülen süreden önce tamamlanması ile önemli sinerjiler yaratıldığını açıkladı. 2002 yılında sadece IT sistemlerinin başarılı entegrasyonundan dolayı 250 milyon Euro tutarında tasarruf sağlanmış durumda. Sonuç; başarılı birleşme süreçleri ve şirket bünyelerinde gerçekleştirilen yeniden yapılandırma sonrasında HP ve BNP Paribas, beklenenden daha kısa zamanda kendi faaliyet konularındaki birçok alanda liderliği ellerine geçirmiş durumdalar. PEKİ TÜRKİYEDE ŞİRKET BİRLEŞMELERİ VE SATIN ALMALAR NASIL GİDİYOR? Özellikle 2001 yılına kadar gerçekleşen şirket evliliklerinin temeli olan yeni ekonominin fazlasıyla şişirilmiş olduğu anlaşılınca, bundan bütün dünya gibi Türkiye de zarar gördü. Zira şirketler yaratılan gerçek değerler üstünden veya iş modellerinden değil, hayata geçirmeleri muhtemel cirolarla incelendiler. Para kazandıracak iş modellerine ihtiyaç vardı, bunun yerine hayali kazançlar sermaye sahiplerinin önüne sunuldu. Örneğin, o dönemde Türkiyede var olan 75in üstünde internet servis sağlayıcıdan bugün ancak üç beş tanesi ayakta kalabildi. Son 40 yılda, Amerika da dahil olmak üzere, dünya üzerinde hiçbir ülke gösterilemez ki, yabancı sermaye katkısı olmadan kalkınabilsin. İşte bu nedenle, Türkiyede de şirket birleşmeleri yabancı sermayeyi çağrıştırmakta. Şirket birleşmeleri ve satışları piyasası doğrudan yabancı sermayenin gelmesi, teknoloji transferi, verimlilik artışı, değerlerin korunması açısından ülke için çok önemli. Ancak ne yazık ki, Türkiyede, bu piyasa çok sığ ve satış işi çok uzun süren ve kimi zaman da sonuçlanamayan bir prosedür. |
||||
|
Yabancı sermaye, Türkiyeye pazarı genişletmek veya istihdam yaratmak gibi ulvi amaçlarla gelmiyor.
|
Öncelikli olarak sermaye, Türkiyede kar etmek, pazarda söz sahibi olmak istiyor. Bu gözle Türkiyeye bakıldığında nüfus her ne kadar 65 milyon gibi sayısal olarak çok büyük gözükse de satın alma gücü bulunan kesimin sayısı 10 milyonu ancak buluyor. Piyasasının satın alma gücü hala çok düşük, ekonomik gelişme düzeyi henüz tatminkar değil ve devamlılık arz etmiyor. Kısacası şu an için sermaye, Türkiyeye pazar bulmanın dışında maliyet avantajı için geliyor bir ölçüde. Yüksek enflasyon ortamı ve enflasyonun finansal raporlamada yarattığı problemler, hukuk sistemindeki boşluklar ve eksiklikler, siyasi istikrarsızlık, Türk şirketlerinin değer beklentilerinin alıcıların beklentilerinin ve hatta dünya standartlarının üstünde olması gibi sorunlar yabancıların şirket evliliklerine olan ilgisizliklerinin diğer önemli sebepleri. Tabii iyimserliği elden bırakmamak için önümüzde ciddi beklentiler var. Türkiyenin AB üyeliğine hak kazanması dahi yabancı sermayenin ülkemize gelmesi için başlı başına bir sebep olacaktır. Hatta Türkiyenin adaylığı, üyeliğinden daha fazla sermaye çekecektir. Zira ABye üye olduktan sonra taşlar yerine oturacak, mevzuatlar sıkı sıkı uygulanmaya başlanacak ve belki de yabancı şirketler adaylık sürecinde daha uygun şartlarda yapacakları satın almaları veya birleşmeleri gerçekleştiremeyecekler. Eklemek gerekir ki üyelik şartlarının arasında istikrar sağlayıcı önlemler olduğu için Türkiyenin önü bu süreçte daha da açılacaktır. Bu konuda beklentilerimizin yüksek olmasının bir sebebi var elbette; geçmişe baktığımızda bu sürecin tüm ABye üye ülkelerde bu şekilde işlediğini görüyoruz. Cumhur Kuşcuoğlu kimdir? Çalışma hayatına 1996 yılında Andersende başlayan Cumhur Kuşçuoğlu, 2 yıl süreyle Denetim Bölümünde görev aldıktan sonra, Andersen Türkiyede Kurumsal Finansman Bölümünün kurulması aşamasında bölüme katıldı. 4 yıl boyunca Andersenin kurumsal finansman faaliyetlerinde çeşitli kademelerde görev aldı. 2002 yılında Andersen Worldwide Organizasyonundaki değişim nedeniyle Andersendan ayrılarak Ernst & Young firmasına katıldı. Halen Ernst & Youngda Kurumsal Finansman Bölümünde Kıdemli Müdür olarak görev yapmakta olan Cumhur Kuşçuoğlu; özelleştirme, şirket satışları, birleşmeleri ve satın almaları, finansal yeniden yapılandırma ve hisse değerlemeleri alanlarında birçok önemli kurumsal finansman projesinde görev üstlenmiştir. | |||
|
|||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||
| Ana Sayfa | Güncel | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür & Sanat | Spor | Hava Durumu | Haber Özetleri | Arama | NTVMSNBC Hakkında | Yardım | Spor Yardım | Tüm Haberler | Araçlar | NTVMSNBC Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları |
|||||||||||||||||